NBA Günlükleri

En Büyük Kahramana Ağıt

Kobe Bryant basketbolu sezon sonunda bırakacağını açıklayalı 8 gün oluyor. Fazlasıyla beklenen bir durum olsa da hala hakkında konuşmak çok garip geliyor. Efsane beyzbol oyuncusu Derek Jeter’in öncülüğünde kurulan ve Kobe’nin de önemli katkısı olan The Players’ Tribune’da o yazı çıktığı zaman yaşadıklarımı, hissettiklerimi nasıl anlatsam diye bir hafta geçirdim.

İlk önce tarihi muammalı olan, Kobe Bryant’ın tek başına bir savaş verdiği, bir maçın son çeyreğiyle bana nasıl basketbolu sevdirdiğini anlatacaktım. Sonra baktım ki, bu paralelde çok fazla yazı var. Bizim sitenin de dahil olduğu diğer yerli NBA ve Lakers portallarının sosyal medya sayfalarının bu tarz ifadelerle kaynadığını gördüm. İşin sadece bana değil, bir nesile basketbolu sevdiren bir adamdan bahsetmek olduğunu daha iyi kavradım. Daha Potacast’in geçen haftaki bölümünde de Orkun Çolakoğlu zaten bu tarzda söylenebilecek cümleler topluluğunun en güzellerini söyledi. Bunun üzerine de farklı bir şey yazmak gerektiğine karar verdim.

Yazıyı okumaya devam etmeden önce sizden bir şey rica edeceğim. Herhangi bir kariyeri sonlandırdığınızda, bir şeyi yapmayı bıraktığınızda, o işle hala ilgili olan insanlar tarafından nasıl anılmak istersiniz? Ben şu şekilde anılmak isterim:

Bu şekilde anılmak kolay olmasa gerek.  Bir sporcunun, daha önce NBA finallerinde rakibi olmuş bir takım tarafından bu şekilde anılması gerçekten çok özel bir yerde olduğunuzu gösterir. Ayrıca daha önce de bu takımların 1989 finallerinde karşılaştığını hatırlatmak isterim. Ama işte Kobe Bryant öyle bir yerde duruyor ki, Detroit Pistons da onu bu şekilde tanıtırken biliyor ki bugün bu derece yükselmiş gelirler, izleyici algısında bir pay da oyunu global olarak çok büyüten Kobe Bryant’ın, yani bir oyuncu ve ikon olarak takımlar üzeri bir konumda.

Kobe Bryant peki bana ne ifade ediyor? Bir Cumartesi sabahı tesadüfen 08.00 gibi uyanıp, tatil sabahı bu kadar erken uyanmış olmanın huysuzluğu ve hayıflanmasıyla nba.com’u maçlar ne olmuş diye bakmak için açtığım, sezonun standartlarından çok farklı olmadığını beklediğim bir durumda şu manzarayla karşılaşmak, hemen aşağıdaki Pau Gasol’ün basın demecini dinlemek bana neler hissettirdi?

Screen Shot 2015-12-07 at 22.52.05

 

O sabah hayatımın en kötü sabahlarından biriydi. Böyle bir hayal kırıklığı yaşamamıştım, ekranda Kobe ağlıyor, Pau ağlıyor bir de Türkiye’den ben onları gördükçe ağlıyordum. Bu ağlama sadece Kobe’nin kariyerinin bitmiş olabileceği ihtimalinden değildi. Bir daha eskisi gibi olamayacağı fikri tamamen reddettiğim bir olguydu, o ağlama sebebim hiç olamazdı. Neydi peki beni ağlatan?

Kobe’nin o gün söylediği bir şey vardı: “Bu kadar emek veriyorsun, herşeyini koyuyorsun, ve o kadar insanın içinden sana oluyor bu.” O ilk başta bunu sorgulamıştı. Zaten kendisini de, beni de ağlatan buydu heralde: Onun ölümlü olduğu düşüncesi.

Kariyerini birilerine, bir duruma meydana okumaya adamış, karşısına çıkan her güçlüğe göğüs geren, bu zorluklarla büyüyen, yeri geldiğinde Shaquille O’Neal’a, yeri geldiğinde Phil Jackson’a diklenen, yeri geldiğinde türlü sakatlıklarla oynayan, “bacağı kopsa yine oynar ya” dedirten, yeri geldiğinde canlı yayında ağıza alınamayacak lafları söyleyen, yeri geldiğinde mahkeme salonundan çıkıp ertesi gün maç oynamış bir adam Kobe Bryant, çoğu zaman da sadece yapabileceğini göstermek için.

Meydan okumak, ve kendisine meydan okunması en sevdiği şey. Adam, bu en görkemli, en ateşli, adrenalinin, testosteronun zirve yaptığı anlarda ortaya çıkmak için yaratılmış, NBA tarihinin en maço oyuncusu, en maço kahramanı, hayatında hiç sorgulamadığı bir şeyi sorguluyordu: Tekrar yapabilecek miyim?

Bu meydan okumaları en çok seven adam, belki de kendi ölümsüzlüğüne inandığı için, önüne ne çıkarsa çıksın onu alt edebileceğini düşünen bu adam, darbelerin en büyüğünü yemişti. Sanki ölümün varlığını kabul etmiyor, ya da kendisini teğet geçeceğine inanırken, bir anda büyük gerçekle yüzleşmenin çaresizliğiyle karşılaşmıştı.

Sakatlık darbeden kaynaklanmıyordu, ve hasarın da en büyüğünü zaten onun zihnine yaptı sanırım. O sorgulama süreci, en büyükten bir altı olma fikri onu mahvetti. Tırnaklarıyla gelmişti bulunduğu yere, önüne çıkan herkesi, her engeli paramparça etmişti. Zaten, geçen hafta Dwyane Wade’in anlattığı hikaye, “O bizim zamanımızın en büyük oyuncusu” açıklaması biraz da bu durumla ilgili sanırım. Kobe Bryant, kıyaslandığı herkesi yere sererek, kazandığı her savaşın ardından da yerde bıraktığı rakibine bir işaret bırakıp gitmişti:

Hatırlamayanlar için: 22 Şubat 2013 günü, Dallas Mavericks’in sahibi Mark Cuban; Lakers’ın bir sonraki yaz, Dwight Howard dönse bile vergi sınırının çok üzerinde olacağından, yeni hamle yapamayacakları için kötü giden takımı düzeltemeyeceklerinden ve bir çözüm olarak Kobe’yi amnesty edebileceklerini söyledi. (Amnesty; yeni Toplu İş Anlaşmasına konan, takımlara bir oyuncunun kontratını satın alıp, onu serbest bırakarak oyuncunun maaşını salary cap’ten silme hakkı tanıyan bir madde ve Türkçesi de af, genel af olarak geçiyor.) Kobe Bryant’ın kontrat yükümlülüğünden kurtulmak, gelecek sene için kendilerine bir hamle imkanı oluşturabilirdi.Demeçten bir gün sonra, benim de canlı izlediğim maçta Lakers, deplasmanda Dallas’ı 103-99 yenerken, Kobe Bryant da 13-21 isabetle 38 sayı, 12 ribaund ve 7 asistle oynamıştı, sonra da mesajı vermişti.

 

Sakatlığa, ve Kobe’nin düşüşüne geri dönersek, sadece kendisi ya da sadece Lakers değildi kalbi kırılan, yüreği burkulan. Bütün NBA kamuoyu yıkıldı. Herkes onun hakkında güzel bir tepki oluşturdu. Sakatlığın hemen ardından, sponsoru olan Nike, L.A. Times’da şöyle bir ilan bastırdı:

3

“Sen bize 18 yaşında bile en iyilerle oynanabileceğini gösterdin.”

“Sen bize şampiyonluk maçının, hazırlık maçının ve yardım maçlarının mutlaka kazanılması gereken maçlar olduğunu gösterdin.”

“Sen bize nasıl diğerleri dama oynarken satranç oynanacağını gösterdin.”

“Sen bize nasıl maç kazandıran basket üzerine maç kazandıran basket atmayı gösterdin.”

“Sen bize 81 sayının gerçek olabildiğini gösterdin.”

“Sen bize altın madalyanın hala önemli önemli olduğunu gösterdin.”

“Sen bize nasıl buzda banyo yapıldığını gösterdin.”

“Sen bize nasıl bir çeyrekte 30 sayı atılacağını gösterdin, iki kere.”

“Sen bize Mamba yüzünü gösterdin.”

“Sen bize nasıl mükemmelliğin isteneceğini gösterdin, hem de herkesten bunu isteyerek.”

“Sen bize nasıl “Büyük Adam” pantalonlarını giymeyi gösterdin.”

“Sen bize hiç bir zaman oyunun dışında olmadığını gösterdin, asla.”

“Sen bize bir çift serbest atışın nasıl ilham verici olabileceğini gösterdin.”

“Şimdi, bize bir daha göster.”

Bu ilan bir sonraki hafta benim odamdaki masama kaplanmış haldeydi. Yaklaşık bir 6 ay orada kaldı. Ondan sonra başta ilham veren, güçlü hissettiren, ateşlendiren resim hüzünlendirmeye başladığı zaman, resme bakmaya dayanamadım ve kaldırdım.

Yukarıda bahsettiğim Kobe Bryant’ın kişiliği ve her zaman “bütün engellere rağmen” başarılı olma durumu onun medya algısında, ve reklam kampanyalarında da bizim yüzümüze vuruldu.

Kobe Bryant’ın spor giyim ve ayakkabı sponsoru olan Nike, Michael Jordan’la beraber büyüyen bir firma, zaten Air Jordan’da ortaklar. Nike, kariyeri boyunca Michael Jordan’ı yücelten, MJ’nin ismi, gösterişi büyürken kendi firma değeri de büyüyen bir firma. Michael Jordan’la bugün sponsor olduğu ve bundan sonra sponsor olacağı herkesten farklı bir diyaloğu var. LeBron James’e ise kendisinin de sahiplendiği o “Seçilmiş kişi” havasını katan, onun bir nevi bir mesih, ilah olduğu imajını katan, “We are all witnesses”(Hepimiz şahitlik ediyoruz”, “We are Cleveland” gibi onun sanki farklı bir şov sunduğu algısını oluşturan bir reklam kampanya serisi izlemiştir.

Kobe Bryant’ın reklam kampanyası ise daha farklı, daha büyüleyici kıvamda. Kobe Bryant’ın reklamları, hep onun bir ikon olduğu, en saygı duyulası, her zaman en iyi olmasa da, en büyük olduğu  vurgusu yapılan bir trendde gelişiyor. Yukarıdaki ilanda da görüldüğü gibi, ya da aşağıdaki “Grandest Grand Collection of Grand Collections” gibi ifadelerle dolu reklamlar, onun saygıdeğerliğini en iyi anlatan ifadeler sanırım:

Yine efsanevi olan bir başka reklamdan bahsedeceğim. Bu da Aşil tendonu sakatlığından döndüğü ilk maç olan Toronto Raptors maçından önce yayımlanan bu reklam da çıktığı andan itibaren tüyleri diken diken eden bir an daha:

“Hiç ayağa kalkmasaydı yine de bir kahraman olarak anılırdı.”

“Sahaya tekrar adım atmasaydı yine de Hall of Fame’e girerdi.”

“Ve o serbest atışları sokmasaydı yine de basketbol tarihine geçerdi.”

“Oyuna geri dönmeseydi yine de yaşayan bir efsane olurdu.”

“Ama o zaman Kobe Bryant olmazdı.”

2012-2013 sezonu onun kariyerinde en ayrı yerde duran sezon. 2005-2006’da yaptıklarından bahsedebilirsiniz, Shaq’ın mükemmeliğinden dolayı kaynaklanan 2000-2001-2002 şampiyonluklarında algılanandan çok büyük katkısı olduğunu söyleyebilirsiniz, 2007-2008 yılındaki MVP sezonundan bahsedebilirsiniz, hepsine de eyvallah. Böyle bir adamın “En iyi sezonu hangisiydi?” sorusunun tamamen objektif bir cevabı olmaması gayet normal bir durum. Belki en yakındaki olduğundan, belki bazı algılarımın daha açık olduğundan o sezon bana çok ayrı geliyor. Bunun en büyük sebebi de o sezonun duygu yükü.

Lakers sene başında Steve Nash ve Dwight Howard’ı kadrosuna kattığında en büyük şampiyonluk adayı olduğu konuşuluyordu. Takımın birbirini nasıl tamamlayabileceğinden, ikililerin (Nash-Howard, Kobe-Pau) tek başlarına bile büyük oranda bir çok şeye yeteceğinden, eğer uyum sağlanırsa da zaten başarının neredeyse kesin olduğundan bahsediliyordu.

Sonrasının nasıl geliştiğini biliyoruz: 0-9’luk Preseason ve 1-3’lük normal sezon başlangıcı üzerine Mike Brown’un kovulması, Phil Jackson’a söz verilip, sözden dönülüp Mike D’Antoni’nin koçluk pozisyonuna getirilmesi rezaleti vs.

Kobe, sezonun 56. maçından önce, takım sahibi Dr. Jerry Buss’ın vefatının hemen ardından takımın derecesi 26-30 iken, Playoff’u yapabilecek misiniz sorusuna, bu bir soru değil, Playoff yapacağız ve orada da kimseden çekinmiyoruz demecini vermişti. O günün hemen ardından da yukarıdaki Mark Cuban olayı yaşanmıştı.

Tüm spor tarihinin en önemli takım sahibi Jerry Buss kaybedildikten yaklaşık bir ay sonra bunun sadece tek bir sezon olmadığını, Lakers tarihinin, onurunun ve benzer soylu duyguların yaşatılması için herkesin elinden geleni yapmasını ve takımın bu sene ve gelecek senelerde de belirli bir başarı standartının altına düşmemesi gerektiğini söylemişti:

O sezon tamamen tek başına, ben bir söz verdim, gerekirse yerde kalırım, ama sözümden dönmem kalıbının içinde yaptıkları gerçekten anlatılmaz boyutta. Benim gibi onu ve onun dolayısıyla Lakers’ı seven insanlar 2012-2013 sezonunu başka motiflere bakarak izlemeye başladı, başka bir beklentiye girdi: “Takım kötü de, abi acaba bugün ne yapacak manyak?”

Şu aşağıdaki iki videoyu izleyin lütfen. Canlı izlediğimi hatırlıyorum Toronto maçını. Şu son anlarda soktuğu şeyler nedir abi? Kazanmak için, kazanmayı geç skoru eşitlemek için hata payı 0 olmasına rağmen, burada gözükmüyor, Lakers hiç savunma yapamazken “Adamlar ikilik atarsa ben üçlük atarım” diyerek getirmişti bu maçı. Son topta Aaron Gray’in show up’a gelmesi büyük hata, ama o da bi tane hediye olsun bu kadar inanılmaz anın ardından:

 

İki gün önce de şunu yapmıştı: Farkın nereden geldiğine iyi bakın lütfen.

 

Bu kadar anlattığım şeyden sonra onun hakkında ne hissettiğimi, ve beni nereden etkilediğini anladınız sanırım. Kariyerinin en sembolik anlarından bir tanesi Aşil tendonunun koptuğu andır. Hatırlamayanlar vardır. Lakers o gün Golden State Warriors’u konuk ediyor ve maçın son 3 dakika 8 saniyesine 2 sayı geride giriyordu. Kobe, soldan Harrison Barnes’la birebir oynarken, bir anda yere yığılıyor ve bildiğiniz malum sakatlık. Orada mola alınıyor, Pau Gasol’un yardımıyla ayağa kalkıp Lakers benchine kadar yürüyor, mola dönüşü faul çizgisine geri dönüyor, faulleri atıyor ve tekrar yardım almadan yürüyor. Oyuncuların en ufak sakatlıklarda yardım alarak çıktığı, zaman zaman dört beş kişi tarafından taşındığı-ve bunun gayet normal bir ortamda, o kariyeri boyunca olduğu gibi yine tek başına yürümeyi tercih ediyor.

Bu faulleri kendisinin atmasının bir anlamı daha var: NBA’de bir oyuncunun sakatlandığı pozisyonun sonrasında mola alındığı zaman, sakatlanan oyuncu serbest atışları atmazsa oyuna dönemez. Maç sonu yayınında sakatlığın ne olduğunu ve o an hemen anladığını söylediğini hatırlatmak isterim. Yani bugün dönemeyecek olsa bile, elbet bir zaman döneceğinin mesajını, gerçekten dönemese bile dönmek için herşeyini vereceğini söylüyor. Aynı çok sembolleşmiş Arnold Schwarzenegger alıntısı gibi:

Bunları söylemeseydi, o faulleri atmasaydı da ne olacaktı; şanından, şöhretinden bir şey kaybetmezdi diyeceksiniz ve haklısınız, ama o zaman Kobe Bryant olmazdı.

NBA Gunlukleri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir