NBA Günlükleri

DRAZEN: AMADEUS’TAN PETROSTAR’A…

Drazen Petrovic; kimilerine göre Sabonis ile birlikte Avrupa’nın gelmiş geçmiş en büyük iki oyuncusundan birisi, kimilerine göre basketbolu bir sanat haline getiren dev adam, kimileri için bir idol, ve hepimiz için bir efsane… Varlığıyla da, yokluğuyla da kaderi sayısız kez değiştiren; “hücum edilmez bir vücudun içinde ölmez bir ruhu olan” ilah… Avrupa’nın karşısında Amerika’ya diz çöktüren destanın baş kahramanı… Öncü, fatih ve muzaffer… Kısacası, Tanrı’nın basketbol parkelerindeki suretlerinden en üstünü… Başka bir tabirle de, ‘basketbolun Ayrton Senna’sı”…

 

Hırs, çalışkanlık, azim, iş ahlakı, yetenek, zekâ ve adanmışlık kelimeleri bir araya gelir, üstüne bir de zarafet ve estetik eklenirse, yılmayan yapısıyla rakiplerinin yüreğine korku salan Drazen’in “raconu” bir nebze de olsa anlaşılabilir aslında. Fakat o’nu sahada seyretmek, kolaymış gibi gösterdiği nice başarıyı ağzımız açık, aklımız bir karış havalarda seyretmek, belki de dünyanın tüm dertlerini anlamsız kılacak kadar başkadır. Belki de bu yüzden çılgın, ele avuca sığmaz yetenek abidesi müzisyen Mozart’ın basketbolda vücut bulmuş hali olduğu düşünüldü ve kariyerinin daha ilk yıllarında kendisine Mozart’ın nazenin dolu ismi, yani “Amadeus”, lakap olarak yakıştırıldı. Mesleklerine tutkuyla bağlanıp çığır açmaları ve parıltılı bir zekayla vazgeçmeyen bir iradeyi çalışkanlıkla harmanlayabilmeleri ortak noktalarıydı. Bu yakıştırmada korkulası tek yan, kaderlerindeki akıbetin benzeşmesiydi; ne yazık ki, 7 Haziran 1993 günü, korkulan başa geldi ve yazgıları da, sonları da bir oldu…

 

Mutlu sonla bitip bitmediği göreceli olan bu hikayenin hakkını verebilmek için, 1964 yılına, Ekim ayının 22. gününe gitmemiz ve o zamanın Yugoslavya’sındaki Hırvat bölgesi içerisinde yer alan Sibenik’e (Sibenka) göz atmamız lazım, zira Drazen, tam da bu yer ve zamanda dünyaya gözlerini açmıştı. Jovan adında Sırp ve Boşnak asıllı polis bir babası, Biserka isminde Hırvat asıllı kütüphaneci bir annesi ve O’nu basketbola aşık eden, Aleksandar adında 5 yaş büyük bir ağabeyi vardı. Daha sonraları, yani 1973’te, bu aileye uzaktan kuzen sıfatıyla Dejan Bodiroga da dahil olacaktı; yani basketbol konusunda genler alabildiğine bereketliydi. Aile, Sırp kökenlerine atfen ilk oğullarına Aleksandar, Hırvat kökenlerine atfen de ikinci evlatlarına Drazen ismini koyarak ırkların kardeşliğinin ve birliğinin bir tablosuydu adeta. Dönemin Yugoslavya’sında spora bakış açısı çok netti; hemen her genç, muhakkak spor disiplinine tâbi tutulurdu ve “sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur”du. Eğer Aleksandar, Drazen’in çocukluk yıllarında basketbolla ilgilenmeseydi, kardeşinin idolü olmayacak, bu “kötü alışkanlık” Drazen’in semtine uğramayacaktı belki; fakat zehir bir kez bedene zerk edilmişti ve geri dönüşü yoktu.

Drazen Petrovic 2

Fakir bir mahalledeki Preradovic Sokağı’nda, panyası yağ tenekelerinden yapılmış, çemberi de alüminyum fabrikası artığı sacdan bozma teneke potalarda, olabilecek en ilkel şartlarda bu sevdaya alışan Drazen’ın ilk hedefi, o’nun çelimsiz fiziğiyle ve kaya atar gibi yollayıp çoğu kez potaya bile değdiremediği şutlarıyla dalga geçen ağabeyini alt etmek oldu. Alay, o’nun tüm içgüdülerini körüklemişti; insanlığının sınırlarını zorlamayı ilk o günlerde öğrenip âdet haline getirdi ve okuldan önce, teneffüslerde, okuldan sonra, idmanlardan önce ve sonra, sürekli, yılmadan, takıntılı bir şekilde şut çalışıp gelişti. Daha 10’lu yaşlarının başındayken, “Şut atmaktan başka işin yok mu senin?” diye soran antrenörüne “Benim tek işim bu, ben basketbola âşığım” dediğinde, derdinin sadece ağabeyini, yani o’nu küçümseyeni yenmek olmadığı anlaşıldı. Drazen’in nefes alması ve hayatta kalması, artık adeta basketbol topuna bağlıydı…

 

Spor demiştik; Yugoslavya’yı ne olursa olsun birlik ve dirlik içerisinde tutan nadir etmenlerden biriydi halka aşılanan spor aşkı, ve basketbol da Yugoslavya tarihine o vakte dek sayısız madalya getiren spor dallarından başlıcasıydı. Drazen’dan evvel (1989’da FIBA Sekreteri sıfatıyla devrimsel kararlara imza atacak olan) Borislav Stankovic, (Avrupalılar’a NCAA kapılarını açan öncülerden) Kresimir Cosic, (Koraç Kupası’na ismi verilen) Radivoj Korac, Petar Skansi, Ivo Daneu, Vinko Jelovac, Josip Derda, Dragoslav Raznatovic, Vladimir Cvetkovic, Milos Bojovic, Trajko Rajkovic, Nikola Plecas gibi nice efsane gelip geçmişti ülke tarihinden; bir başka “Drazen” Dalipagic, Mirza Delibasic, Zoran Slavnic, Dragan Kicanovic ve Ratko Radovanovic de tüm hızıyla geçmekteydi o dönemlerde. Yugoslavlar başarıya alışmışlardı, hatta kaçınılmaz gözüyle bakıyorlardı madalyalara. Fakat en büyük Yugoslav yıldızlar için bile, o zamanlar İtalyan kablolu kanallarını çekecek kadar şanslı televizyonlara sahip evlerden seyredilen NBA’de oynamak, Ay’da yürümekten daha zor görünüyordu. İşte, o inadı, adanmışlığı, çalışkanlığı sayesinde, tüm bu efsanelerin bir bir ötesine geçmekle kalmayıp, NBA’in tüm ulaşılmazlığını da yıkan adam haline gelecekti Drazen…

 

Yugoslavlar, 70’lerin ortalarından itibaren, saf şutörlük kavramına yoğunlaşmışlardı. Sovyet ekolünün yüz akı Sergei Belov bir yana, Avrupa’nın hakiki şutörleri, Yugoslavlar’dı. Mesafe tanımadan makineli tüfek misali şut atmak, elleri titretmeden saf bir skorer olmak, bu milletin, basketbol topunu eline alır almaz uzmanlık alanı haline gelirdi. Ne Sovyetler, ne de kas torbası Amerikalılar, Yugoslavlar kadar etkili ve zarif şut atamazlardı. Drazen da, okul-tatil-bayram-hastalık dinlemeden, 365 gün boyunca, günde en az 7 saat, 500’e yakın şut atarak, bu ekolün, bu sistemin en kusursuz figürü haline geldi. Fakat ilk günlerinden bu yana, fiziği yüzünden oyun kurucu oynamaya alışmıştı ve cephaneliğindeki ana silah, penetreciliğiydi. Öylesi artistik ve akıl dolu hareketleri, refleksleri vardı ki, soğukkanlılığıyla, (gençlik yıllarından beri tanıştıkları Vlade Divac’ın deyimiyle) sahayı bir satranç tahtası gibi okur, kimin nerede olacağını birkaç hamle önceden görürdü; ayrıca tüm istatistikleri ve kimin ne yaptığını da kafasında tutabilen bir insan-bilgisayardı adeta. Pasörlüğü o’nu genç yaşlardan itibaren birinci sınıf bir oyun kurucu yapmaya yetecek seviyedeydi. Sezgileriyle ve zekâsıyla yeteneklerini birleştirebildiği için, adeta bir orkestra şefi gibi takımını kumanda edebiliyordu. Komple bir oyuncu olacaktı, fakat bunun için biraz aşama kaydetmesi gerekiyordu…

 

Drazen Petrovic 3Sibenik halkının bu manevi evladı, takım düzeyindeki basketbola da 13 yaşında Sibenik kulüp takımında başladı. 15’ine geldiğinde o Sibenik A takımına, Sibenik de ülkenin 1. ligine yükselmişti. Antrenmanlarda sınırlarını her gün daha beter zorlayan Drazen 1982’de 18 yaşına geldiğinde, Aleksandar da Hırvatistan’ın en gözde takımı Cibona için ter döküyordu. Birebir maçlarda ağabeyini çoktandır yenebiliyordu artık Drazen; profesyonel düzeydeki ilk randevularında da, takımıyla sahadan galip ayrılan taraf Sibenik, yani Drazen olmuştu. Bu maçın rövanşında da durum değişmeyince, Aleksandar’ın üzüntüsünü gören anneleri Biserka, Drazen’den ağabeyi için biraz kötü oynamasını ve o üzülmesin diye kazanmasına müsaade etmesini rica etti; fakat Drazen’den aldığı cevap, Amadeus’un niye diğerlerinden ayrıldığının bir kanıtıydı: “Ben ondan daha iyiyim. Sırf onu mutlu etmek için kaybetmemi benden asla bekleme ve bu gerçeği kabullenemeyeceksen, maçları seyretmeye gelme…”

 

Basketbol tarihi içerisinde, kazanma hırsı yüzünden diğer basketbolculardan ayrılan birtakım özel isimler mevcuttur. Bir yıldızın yeteneğine sahip olsalar da olmasalar da, en iyisi olmak ve kazanmak için gerekirse inanılmazı başarırlar ve kendi kudretlerini bile aşarlar. Bunun yetenekle değil, karakterle alakası vardır. Öylesi isimler için kaybetmek, neredeyse dünyanın sonuyla eşdeğerdir; hâl böyle olunca, kaybetmemek için de var güçleriyle çabalayıp, rakiplerini azami ölçüde ciddiye alırlar ve çalışmaktan asla vazgeçmezler. Yılmazlar, bırakamazlar. Her an her saniye, kazanmak için, doğru ve gerekli olanı yapabilip galip gelmek için, istemsizce, inanılmaz bir konsantrasyon gösterirler ve son damlasına kadar terlerini akıtırlar. Elde ettikleriyle katiyen yetinmeyip, hep daha fazlasını, hepsini, her şeyi kazanmayı isterler. Nasıl ki bizim 12 Dev Adam ekolünü yaratırkenki esas içgüdümüz bu “muzafferlik” algısını yaratma gayretiyse, dünya basketbol tarihinde de böylesi seçkin “winner”ların, yani en üst düzey galiplerin destanları tarihi yazmıştır. NBA’de Bill Russell, maçlara akıl almaz şekilde konsantre olduğu için maçtan evvel dayanılmaz karın ağrıları yaşar, fakat muhakkak maça çıkıp oynar ve kazanırmış. Michael Jordan’da bu “herkesi yenme” içgüdüsü asla eksilmediği için 72 galibiyetlik sezon, tamamı kazanılan 6 NBA finali, tüm rakiplerin yüreğine salınan o saygın korku ve 2 kez yırtıp atılan emeklilik kararı gibi mucizelere imza attı ve gelmiş geçmiş en büyük oyuncu addedildi. Magic Johnson ve Larry Bird, hep daha ileriye gitmek için birbirlerinden motive olurlar ve şampiyon olduktan hemen sonra bile idmanlara devam ederlerdi. Kareem Abdul-Jabbar, eşiği daha da yukarı çekmeden emekli olmayı düşünmemişti bile; ve kimse boyalı alanda o’nu durduramazdı.

 

Drazen da onlardan, o özel sosyopat “galip”lerden biriydi. Asla ve kimseden korkmuyordu. Parkelere çıkınca gözü kararıyor, yenilince gözü dönüyordu. Saha dışının aksine sahada hırçın, asabi ve kibirliydi. Evlerinin yakınındaki spor salonunun anahtarını almıştı ve her sabah inanılmaz bir disiplinle saat 6’da kalkıp, salonda çalışmaya başlardı ve her zaman yalnız başına çalışırdı – zira tek gerçek rakibi, kendisiydi. Boyunun uzaması için evde sürekli zıplayıp, kapılara asılı dururdu. Derslerini bile umursamaz, her an, her dakika, mümkün olan her sohbette basketbol konuşurdu; çünkü o noktada hayatı sadece basketbola adanmıştı bile. Topu sektirdikten sonra nefes vererek attığı serbest atışlarıyla, topu bacak arasından geçirdikten sonra belinin arkasından yolladığı paslarla (bu hareket sadece o’na ait bir markaydı ve bir benzerini Darko Cveticanin ile Dejan Bodiroga Avrupa’da, Shammgod God da ABD’de kendilerine uyarlayacaklardı), tüm fiziksel eksikliklerini örten kusursuzdan da öte fundamentaliyle, zekasıyla ve zarafetiyle, daha 18 yaşında bile kendi benzersiz tarzını oluşturmuştu Drazen. Paslarda olduğu gibi, birebirde de durdurulması neredeyse imkansızdı. Hızlı değil ama çevikti, deliciliği ve rakip sahanın her noktasından bir şut tehdidi olabilmesi sayesinde takımını bir bestekâr, bir sanatçı edasıyla rahatça yönetiyor ve kazanıyordu… mu acaba?

 

Hikayenin bu bölümü için 1980 senesine minik bir geçiş yapmamız icap ediyor. O yıl, yani Drazen 16 yaşındayken, henüz amatör düzeyde iken, Yugoslavya U-16 (Yıldızlar) Milli Takımı’na çağırılmıştı. İlk turnuvası, İstanbul’da, (sonraları 1993’te Bedrettin Dalan tarafından yıktırılıp Lütfi Kırdar Kongre Salonu haline getirilecek olan) dönemin tarihi Spor Sergi Sarayı’nda düzenlenen Balkan Gençler Şampiyonası idi ve takım turnuvayı bronz madalya ile noktalamış, Drazen de ilk madalyasını kazanmıştı. 81’de bu kez Selanik’te düzenlenen şampiyonada ilk altın madalyasına ulaşacak, 82’de Patras’ta yine aynı başarıyı tekrar edecekti. Yine 82’de bu defa Bulgaristan’daki Avrupa Gençler Şampiyonası’nda gümüş madalyayı toplamıştı Drazen. Daha 18 yaşındayken milli takım hanesinde iki altın, iki gümüş ve bir bronz madalya yazıyordu. Sibenik ile de 81-82 sezonunda Koraç Kupası finaline çıkmışlardı ve takımın as oyuncusu sakatlanınca, o yaşta 40 dakika sahada kalıp 30 sayı atarak, kupayı kaybetmelerine rağmen henüz 18’indeyken kupanın MVP’si seçilmişti. Devamında ise Zoran Slavnic gibi bir yeteneği keserek ilk beşe kurulmuştu. Fakat Drazen, bir oyun kurucu olmasına rağmen adeta tek başına bir takım olmaya çalışıyordu. Her topu elinde istiyordu; en uygun tercihi yapmak, o’nun insafında olmalıydı daima. Ve yıldız milli takımdaki ve Sibenik’teki koçu, yani Yugoslavya’nın profesyonel basketbolunda o dönemki en genç ve ilk yüksek eğitimli antrenörü (daha sonraları ülkemizde de çalışacak olan) Faruk Kulenovic, bunun Drazen’de yarattığı etkiyi, anılarında şöyle anlatıyordu:

 

Böyle bir oyuncu ile çalışmak insanın başına milyonda bir gelir ve ben bu şansa sahip oldum. Ona antrenörlük yapmaya başladığımda kamptaydık. Yazın en iyi 30 oyuncuyu toplayıp 15 günlük kamplar yapardık. Bu kamplarda sadece teknik ağırlıklı bire bir oyunları öğretiyorduk. 3 yıl boyunca Drazen Petrovic bu kamplara katıldı. Sonra beni eski Yugoslavya Yıldız Milli Takımı antrenörlüğüne getirdiler. Balkan Şampiyonası için İstanbul’a geldik. O zamanlar Türk Takımı’nın yıldızı Emir Turam’dı. Şampiyonayı üçüncü sırada tamamladık. Yugoslavya U-22 takımlarında antrenör olduğum zaman takımları Amerika’ya kolej takımlarını görmeleri için götürüyorduk. Hırvatistan takımını götürdüğümüzde Drazen de o takımdaydı. Daha sonra birinci ligde antrenörlük yaptığım takımda tekrar bir arada çalıştık. Daha öncesinde süre alamayan Drazen, ben takıma gittiğimde maç başına ortalama 20 dakika süre almaya başladı. Koraç Kupası finali ise onun için dönüm noktasıydı. Bir oyuncumuzun cezalı olmasından dolayı o, 40 dakika sahada kaldı ve 30 sayı buldu. O maçtan sonra da bir daha kenarda oturmadı. Koraç Kupası finalinde MVP seçildi ve bu olduğunda daha 17 yaşındaydı. Gerçekten milyonda bir gelecek bir yetenekti. Fiziksel olarak çok uzun veya güçlü değildi ama kafası bir bilgisayar gibi çalışıyordu. 35 yıl içinde birçok iyi oyuncuya antrenörlük yaptım ama onun gibisiyle çalışmadım. Hatası söylediğinde bir daha asla aynı hatayı yapmazdı. Konuşmamdan ihtiyacı olan şeyi alır ve yararına kullanırdı. Onun makine olduğunu düşünürdüm. 16-17 yaşında böyle bir şey gerçekten imkansızdı. Sadece kazanmaya odaklıydı.

Bir keresinde Bulgaristan’a karşı oynamıştık ve 2 sayıyla maçı kaybetmiştik. Her maçta 25 sayı bulurken Drazen bu maçta sadece 5 sayı üretebilmişti. Maçtan sonra 4 saat boyunca ağladı. Bu süre içinde onu rahat bıraktım ve hiç kendisiyle konuşmadım. Akşam olunca yanıma çağırdım ve ona neden kaybettiğimizi sordum. “Çünkü yeterince sayı atamadım” dedi. Ben de “Evet bu bir gerçek ama neden 5 sayıdan fazla atamadın” diye sordum. “Bana pas vermediler, topu alamadığım için de sayı bulamadım” cevabını aldım. Peki, “Topu almak için ne yaptın” diye sorunca cevap veremedi. Top elindeyken mükemmeldi ama topsuz nasıl oynaması gerektiğini bilmiyordu. Sorunumuz buydu. “Sana pas atmaya çalıştılar ama top kaybı oldu çünkü top olmadan hareketlerin çok kısıtlı” dedim. Bu eleştiriyi o kadar dikkate aldı ki, bir sonraki maçta kendini değiştirmeye başladı. Takımdaki rakibi sayesinde de oyun kurucu pozisyonunda nasıl oynanacağını öğrendi ve sonrasında A Milli Takım’a seçildi.”

 

İşte bu tecrübenin ardından Drazen, kompozisyonundaki yelpazeye topsuz oyunları ve takım oyununu da katarak iyiden iyiye komple bir yıldıza dönüşüyordu. O’nunla aynı mevkide oynayan dönemdaşlarından efsaneler Sarunas Marciulionis ve Nikos Galis’in aksine, bitiriciliğini sertlik ve agresiflikle değil, nerede hızlanıp nerede çevikliğini kullanacağını, nerede yön değiştireceğini bildiği için, estetikle birleştiriyordu. Sonuca o’nun gibi gidebilen tek sanatkâr, ilerleyen yıllarda en büyük rakiplerinden birisi haline gelecek olan Litvanyalı dev Sabas, yani Arvydas Sabonis’ti belki de; fakat Sabas’ın aksine Drazen, topu hep elinde tutan ve hareket eden mevkideydi ve 40 dakikanın her hücumunda top o’nun eline bakıyordu. Fundamentali sayesinde rakip savunmayı o kadar iyi okuyordu ki, âni adımlarla durup yön değiştirebiliyor, bir jimnastikçi esnekliği ve balet zarafetiyle, öngörülemez hamleler yapıp savunmacısını oyundan kolayca düşürebiliyordu. Fransız skorer Herve Dubuisson’u ve kendi dönemdaşlarından bir başka Avrupa efsanesi Brezilyalı Oscar Schimdt’i bile kıskandıracak düzeyde, penetre üzerinden ansızın durup mesafe dinlemeyen üçlükler çıkartabildiği için, sahada bir an bile boş bırakılmasının cezasını ağır keserdi. Aldatıcı adımlar, zeki ayak hareketli şahaneydi; lakin bunları bir refleks haline getiren nokta, Drazen’in zihnindeki soğukkanlılıktı. Soğukkanlılık ve böylesi bir fundamental, o’nun ve Sabonis’in bir başka ortak noktasıydı. Bu yüzden ‘Amadeus’ olmuştu Drazen’ın lakabı…

 

Ve belki de en çok bu yüzden, 80’lerin Türkiye’sinde sokaklarda basketbol oynayan çocuklar en çok Drazen Petrovic olmayı isterlerdi…

Petrovic 4 Yugoslavia baloncestoSene 1983 olduğunda, efsane oyun kuruculardan Boşnak asıllı (rahmetli) Mirza Delibasic Yugoslav milli takımını bırakmıştı ve koçluğa getirilen eski efsane basketbolculardan Josip Derda, Delibasic’ten doğan boşluğu gidermek için genç neslin bu parlayan yıldızını, ağabeyi Aleksandar’ı bile takımdan keserek milli kadroya dahil etmeyi seçmişti. 1.97’lik Drazen, Avrupalı akranlarının çoğunun aksine klasik bir .Avrupalı makine değildi; henüz 18’indeyken bile oyuna yenilikler getirebilmiş bir cevherdi ve Derda da bunu es geçemezdi. Üstelik Drazen, 82-83 sezonunda da takımı Sibenik’i Koraç Kupası finaline taşımış, lakin 12 sayı atsa da, tecrübesizlik yüzünden, 82’de olduğu gibi finalde yine Fransa’nın Limoges takımına yenilmişti. Bununla yetinmeyerek, Yugoslavya ligi finallerinde son iki serbest atış isabetliyle KK Bosna’ya karşı şampiyonluğu takımına kazandırmıştı genç yıldız. KK Bosna’nın hakemlere ilişkin yaptığı itiraz federasyonca haklı görülmüştü ve maçın tekrar edilmesi kararına Sibenik uymadığı için Drazen şampiyonluğu göz göre göre KK Bosna’ya teslim etmişti belki, fakat bu o’nun Derda tarafından fark edilmesi için bir engel değildi elbette. Neticede 1983 senesinde önce Kanada’daki Üniversite Oyunları’nda altın madalya kazanan, ardından da ihtiyarlamaya başlamış Dalipagic ve Kicanovic eşliğinde Eurobasket’te 7. Olan kadronun bir parçası haline gelerek A Milli takıma adım atmıştı ‘Amadeus’.

 

Tabi ülkesel bazı şartları göze almak da zorundaydı; kanunlar gereği 1983-84 sezonunun tamamını askerlik hizmetiyle geçirmek durumunda kalmıştı. Fakat disiplini ve yeteneği o denli büyüktü ki, basketboldan ayrı kaldığı bu süre o’nun oyunundan hiçbir şey götürememişti. Daha da ötesi, Atina’da düzenlenen 84 Balkan Şampiyonası’nda milli takım ile gümüş madalya alacak, yine 84 Los Angeles Olimpiyatları’nda Yugoslavya adına ağabeyi Aleksandar ile birlikte mücadele edip, (Sovyetlerin boykotunun da sayesinde) ABD ve İspanya’nın ardından 3. olarak bir bronz madalyayı da koleksiyonuna katacaktı. Bunun yanı sıra, hayatının en önemli tercihiyle karşı karşıyaydı artık; ya Hırvatistan’ın 1 numaralı kulübü olan Cibona’ya, yani ağabeyi Aleksandar’ın yanına gidecekti, veyahut da Notre Dame Üniversitesi’nin teklifini kabul ederek, tıpkı Yugoslav efsane Cosic’in bir vakitler yaptığı gibi NCAA’lerde eğitimini ve gelişimini sürdürecekti. NBA o yıllara dek Cosic, Oscar Schimdt, Nikos Galis, Swen Nater gibi münferit birkaç uluslararası oyuncu hariç hiçbir Avrupalı’yı Draft etmemişti, çünkü adı geçen oyuncular gibi NCAA’lere gelip eğitim alanlar hariç hiçbir uluslararası isim ABD’nin gözlem radarına girmiyordu. Gözlemcilerin kapısı, ‘küçük kardeş’ niteliğiyle baktıkları uluslararası basketbola kapalıydı. Petrovic de namı ta uzak kıta tarafından bile duyulan müstesna yeteneklerine rağmen bu durumun, yani ABD’nin dünyaya bakış açısının farkındaydı. Henüz ABD’de başarılı olabilecek kadar kendini hazır hissetmediği için teklifi reddetti ve gelişimi için Cibona’nın yolunu tuttu.

 

Bunu yapması iki açıdan doğru görülebilirdi; evvela NCAA okulları, o’nun Avrupa’da sahip olduğu tarzı terk edip kendileri gibi oynamasını isteyebilirlerdi, ayrıca bir senelik aranın ardından Drazen’in tekrardan en iyi olduğunu görmesi gerekiyordu. Bu yüzden macerayı değil, garantiyi seçmiş ve ağabeyi ile birlikte sadece Yugoslavya’nın değil, belki de tüm Avrupa’nın en iyi arka alanını (guard ikilisi) oluşturmuştu. Hem kişisel gelişim açısından Cibona’nın ve 84 Olimpiyatları’nda milli takımın koçluğunu yapan Mirko Novosel, her genç yetenek için sarf edilmesi şart olan, Drazen’e dair şu çok mühim sözü dile getirmekten çekinmiyordu: “Drazen, Drazen Petrovic olana kadar bize çok turnuva kaybettirdi, ama biz yeteneğine olan inancımızı hiç kaybetmedik” Yani, Drazen’in daha öğrenecek ve mükemmelleştirecek şeyleri vardı ve bunların başında, Avrupa’da kulüpler bazında bir kupa kazanmak geliyordu.

 

UntitledDrazen, akıl hocası Novosel’in gözetiminde çabukluğunu ilerletip seri hücumu benimsedi ve milli takımda Dalipagic ve Kicanovic gibi yaşayan efsanelerden çok şey öğrendi. Ağabeyi Aleksandar (Aco) ile o kadar etkililerdi ki, Nakic, Cveticanin, Usic, Arapovic ve Cutura gibi muazzam takım arkadaşlarıyla daha ilk sezondan hem ligde (Kızılyıldız’ı Drazen’ın son maçtaki 32 sayısı ile devirip) hem de lig kupasında (Jugoplastika’yı Drazen’in 39 sayısıyla geçerek) şampiyon olmuşlardı. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda (günümüzün Euroleague’inin atası) ise, Paul Dawkins ve Michael Scearce önderliğinde şahlanan Galatasaray’ı, Spor Sergi Sarayı’nda 110-97 ile (Drazen 38 sayı, Dawkins de 34 sayı atmıştı), rövanşta ise 121-106 ile geçip finale kadar gideceklerdi.

 

Ve sıra, 1985 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde, (bir diğer erken biten hazin hikayenin sahibi ve Drazen’in müstakbel takım arkadaşı) Fernando Martin’li İspanya devi Real Madrid ile boy ölçüşmeye gelmişti. TRT sayesinde Türk basketbol severlerin de canlı seyredebildiği maçta 20 yaşındaki Drazen, 87-78 biten maçta Madrid potasına tam 36 sayı bırakıp takımını şampiyon yapıyor ve kulüpler bazında ilk uluslararası kupasını da kazanıyordu. 1985 Eurobasket’te ise Kresimir Cosic’in koçluğu altında kabuk değişimi yaşayıp gençleşen takımla birlikte Avrupa’da 7. oluyorlardı. Fakat asıl muhteşem vaka, 5 Ekim 1985’te gerçekleşmişti; Avrupa’nın en iyi skoreri olduğunu bir kez daha ispatlamak adına ligde Smelt Olimpija Ljubjana karşısına çıkan Drazen, maçı 40/60 isabetle, tam 112 sayı ile tamamlayarak ‘kantarın topuzunu biraz fazla kaçıracaktı’! (Bu rekor, 1 yıl sonra, Sibenik yıllarından Drazen’e kin güden eski koçu Vlade Durovic’in telkiniyle Zadar’lı Zdenko Babic tarafından üretilen 144 sayıyla kırılacaktı). Durdurulamıyordu Drazen; eski takımı Sibenik’e ligin ilk maçında 56 sayı atışındaki gibi, dilediği an rakip potaya 40 sayı gönderiyordu ve her şeyden önemlisi, hırsının ve emeğinin karşılığını alırcasına, seçkin bir ‘Winner’ gibi “kazanıyordu”…

 

Takvimler 1986’yı gösterdiğinde, ligde şampiyonluğu az farkla kaybeden, fakat Sarajevo’yu 46 sayısıyla yıkıp lig kupasını kaldıran Drazen, Avrupa’da da bir kez daha “Euroleague” finaline takımını çıkartıyordu. Bu yolda Drazen, eski belalısı Limoges’u, 7’si arka arkaya olmak üzere 10 üçlük atıp 51 sayısı ile yıkacak, önceki yılın İtalya Şampiyonu Simac Milano’ya karşı da 45 sayı 25 asistle yıldızlaşmıştı. Ve Avrupa’daki en büyük bireysel yeteneğin kim olduğunu ispatlayacak karşılaşmada, Sovyetlerdeki CSKA egemenliğine son vermiş Zalgiris’le ve sanatkâr pivot Arvydas Sabonis ile mücadele edecek ve 22 sayı atıp 4 de asist yaparak, (sonlara doğru 5 faulle oyun dışı kalan) 27 sayı 14 ribaunt ile oynamış Sabonis’e karşı galip gelerek arka arkaya ikinci Avrupa Şampiyonluğu’nu yaşayacaktı. Sabonis bir sonraki sezon başında kıtalararası kupayı Cibona’yı mağlup ederek kazanıp bir nevi rövanşı alacaktı, fakat o gün için Drazen en büyük olduğunu göstermişti.

 

Bu da, 2 yıl evvel NCAA ile Drazen’in aklını çelemeyen NBA’in dikkatini çekmiş ve Portland Trail Blazers, aynı draft içinde hem Sabonis’i, hem de 3. Tur 60. Sıra seçimi ile Drazen’i seçmişti. Fakat 3. Turda seçilmiş olmak, NBA’in Avrupalı guardlara olan bakış açısını çok net gösteriyordu ve Drazen bu sebeple Avrupa’da kalmayı seçti. İspanya devi Real Madrid dev bir teklifle o’nu renklerine bağlamış, fakat Yugoslavya yasalarına göre 28 yaşını doldurmayan oyuncular Avrupa’nın başka bir ülkesinde profesyonel basketbol oynayamayacağı için, transfer gerçekleşmemişti. Hatta aynı yaz Madrid Sabonis’e kanca atmıştı, fakat Sovyetlerin demir perdesi henüz Sabas’ı bırakma taraftarı olmadığı için o’nu ne NBA’e ne de İspanya’ya salmamıştı. Bu hararetli günlerin ardından, sıra, o unutulmaz turnuvaya geldi…

 

1986 Dünya Şampiyonası, pek çok basketbol severin gözünde tarihin en çekişmeli birkaç maçından ikisine sahne oldu. Yarı finalde Sovyetler karşısında maçı uzun süre önde götüren Drazen ve Yugoslavya, sonlarda atağa kalkan Kurtinaitis ve Valters’in inanılmaz üçlükleriyle maçın uzatmaya taşınmasına mani olamadığı gibi, uzatmada Sabonis’e direnemeyip 5 faulle oyun dışı kalan pivotların eksikliği sebebiyle maçı da 91-90 kaybetti. Sovyetler sonlarda düşük oynadıkları finali ABD’ye kaybedecek, Yugoslavlar ise Oscar ‘Kutsal Bilek’ Schimdt’in Brezilya’sını geçip bronz madalya ile avunacaklardı. Üstelik Drazen, Yugoslavya şampiyon olamasa bile turnuvanın MVP’si seçilerek ne denli büyük olduğunu kanıtlayacaktı. Ama bu turnuvada Drazen’i yakından ilgilendiren bir başka mesele vardı; uzun yıllar en yakın arkadaşı olacak olan Sırp asıllı genç pivot Vlade Divac ile ilkin bu turnuvada A milli formayı birlikte giymişlerdi ve birkaç turnuva sonra Divac da Sabonis’e meydan okuyabilecek hale geleceği için, Yugoslavların önlemez yükselişi yakındı.

 

Untitled 21987 senesi, Petrovic kardeşlerin, Spor Sergi Sarayı’nda Efes Pilsen’i de (Drazen’in 32 sayısıyla) ezip geçerek, Cibona’ya bir de Saporta Kupası’nı takıma kazandırdığı yıldı. Finalde Scavolini Pesaro’yu Drazen’in 28 sayısıyla aşmışlardı. Ligi 22 maçta 22 galibiyet ile namağlup noktalasalar bile, play-offların yarı finalinde Kızılyıldız’a, kaderi belirleyen 3. maçta Drazen’in 48 sayısına rağmen yenileceklerdi. Bu maçta Drazen ve Aleksandar kazanma hırslarına o kadar yenik düşeceklerdi ki, maçtan süre eksilterek 1 sayı farkla Cibona’nın mağlubiyetine yol açan hakeme saldıracak ve kafasında şişe kırarak ceza alacaklardı. Kaybetmeye bu kadar tahammülsüz değillerdi; onlar için mesele, hakları olanın ‘çalınmasıydı’. Avrupa’nın 1 numaralı kupasını 2 defa, 2 numaralı kupasını da 1 kez kazanmayı başardıktan sonra ligde karşılaştıkları hakem skandalları onları delirtmişti. Lig kupasını ise bir kez daha kazanmayı başarmışlardı. Tüm bunlar neticesinde milli düzeyde de Divac, Paspalj, Kukoc, Radja, Djordjevic, Vrankovic ve Cveticanin’li kadrolarıyla 1987 Üniversite Oyunları’nda altın madalya kazanıp, Eurobasket’te de Nikos Galis’in Yunanistan’ı ve Sovyetler’in arkasından bronz madalyayı ceplerine koyuyorlardı.

 

Sene artık 1988’di; Aleksandar takımdan ayrıldığı için Drazen’in yalnız kaldığı ve buna rağmen icabında bir maçta 62 sayı bırakarak Avrupa’nın 3 numaralı kupası olan Koraç’ta takımını finale yükselttiği bir yıla tanıklık ediyordu basketbol severler. Sezonun en önemli olayı, Cibona’nın Real Madrid ile oynayacağı Koraç Kupası finaliydi. İki maç üzerinden oynanan serinin ilk maçında Drazen’in 21 sayısına rağmen maçı 13 farkla kaybeder Cibona; rövanşta da her ne kadar maçı ve kupayı Madrid ekibi kazansa da, Drazen attığı 47 sayıyla finalin bu son ayağına damgasını vurur. Zaten bu yüzden, Aleksandar Petrovic’in emekliliğini istediği Yugoslavya’nın 1988’deki muhteşem Olimpiyat Finali’nde Sovyetler’e direnemeyip gümüş madalyayla yetinmesinin ardından Real Madrid, koç Novosel’in anlattığı üzere “gerekli her türlü rüşveti vererek” 1.5 milyon dolar gibi rekor bir ücrete Drazen’i kadrosuna katar. Drazen gider, çünkü artık ligdeki rekabet o’nu tatmin etmemektedir ve NBA’den önce son durak bellediği, dönemin en büyük Avrupa ligi olan İspanya o’nun için tek adres olmalıdır. Bu kez, kimse o’nu tutamayacağını anlar ve işi kılıfına uydurup Avrupa’nın en iyi oyuncusunu İspanya’ya göndermek zorunda kalır Cibona’lılar. Ve Drazen, 4 yılda ligde maç başına 37.7, Avrupa’da ise 34 sayı ortalamaları tutturduğu yaldızlı karnesiyle, takımdan ayrılır.

 

4 senelik rekor sözleşmeyle İspanya arenasına adım atan Drazen, kulübün adı sayesinde yücelen biri olmaktan çıkıp, adıyla kulübe prestij katan birisi haline gelmişti. Johnny Rogers, Biriukov, Antonio Martin, Romay, NBA gazisi olmuş Fernando Martin ile takım arkadaşlığı o’nun NBA ve Portland hakkındaki görüşlerini netleştirecekti. Ligde şampiyonluğu az farkla Barcelona’ya kaptırmalarına rağmen, kupada rövanşı alacaklardı (Drazen play-offların bir maçında 42 sayı ve 8 üçlük atarak bu alanlarda rekor kıracaktı). En büyük sınavsa, Atina’daki 89 Saporta Kupası finalinde verilecekti; bu kez karşılarında Oscar Schmidt, Ferdinando Gentile (günümüz Milano yıldızı Sandro Gentile’nin babası), Dell’angello ve Glouchkov gibi devlerden kurulu Snaidero Caserta vardı. Kupa finalleri tarihinin en tansiyonu yüksek mücadelesinde maç önce 102-102 uzatmaya taşınır, uzatmada Madrid adına Rogers ve Biriukov, Caserta tarafında ise arka arkaya Esposito, Gentile, Schimdt ve Glouchkov 5’er faul alırlar. Tüm yıldızları oyun dışı kaldığı için direnci çöken Caserta’ya karşı Drazen maçı 62 sayı ile tamamlayıp 117-113 ile kupayı Madrid’e kazandırır. Schimdt’in 44, Gentile’nin 34, Dell’angello’nun 18, Glouchkov’un da 13 sayısı Caserta’ya yetmez. Bu inanılmaz maçın ardından, çok değişik olaylar gerçekleşecektir…

 

Öncelikle 1988 yılında Yugoslavya milli takımı, Kresimir Cosic yönetiminden alınıp, yardımcısı kurt hoca Dusan Ivkovic’e teslim edilmişti; bu değişikle birlikte şahlanan altın jenerasyon, 88 Olimpiyat gümüşünün ardından, Zagreb’de, Drazen’ın evinde düzenlenen Eurobasket 89 yarı finalde Sovyetler’e 45 sayı attığı için canı çıkan Nikos Galis’in Yunanistan’ına bu kez boyun eğmeyecektir. Açık alanda oynanan seri, çabuk ve keyifli basketbolun neticesinde altın madalyaya Drazen’ın muazzam performansıyla uzanan Yugoslavlar, böylelikle uzun yıllardan sonra ilk kez bir Avrupa Şampiyonası kazanırlar. Divac, Kukoc, Radja, Paspalj, Djordjevic, Cveticanin, Vrankovic, Arapovic, Danilovic, Zdovc ve Cutura’lı efsane kadro, sürprize yer bırakmamıştır. Devamında ise, McDonald’s turnuvası kapsamında Drazen ve Real Madrid, Larry Bird’li Boston Celtics’e karşı oynar. Maçı Bird’in 29 sayısıyla 111-96 Boston kazanır, fakat Drazen, 22 sayı 6 ribaunt 6 asist üreterek, NBA düzeyine artık eriştiğini, sadece ABD’ye değil tüm dünyaya canlı yayında bir kez daha ispatlar. Evet, NBA vakti artık gelmiş çatmıştır…

 

Untitled 3Fakat ayrılış hiç de olaysız olmaz. Real Madrid’le olan 3 senelik kontratını buy-out etmeyi öneren Portland yetkilileri, Drazen’i adeta kaçırırcasına ABD’ye getirirler. Tüm Avrupa basını Drazen’in NBA’e gidişini konuşmaktadır, fakat Drazen için olay artık çok basit ve sarihtir; “En iyi olduğunu göstermek için, en iyilerle oynayacaksın!”. Lakin NBA, gerek zihniyet gerekse de oyun yapısı bakımından bir Avrupalı’nın ilk dakikadan öyle kolay kolay başarılı olabileceği bir lig değildir. 89 yazında Portland Trail Blazers’a katıldığında, yanlış bir takıma geldiğini hemen anlamıştı. Oynayabildiği pozisyonlar, NBA’in efsanevi Glide’ı Clyde Drexler ve fayda timsali oyun kurucu Terry Porter tarafından işgal ediliyordu ve Petrovic’in kusursuz fundamentali veya şu atarken titremeyen elleri o’nun sürelerini arttırmaya veya ilk beşe yerleştirmeye kâfi değildi. Bu konuda dönemin Portland koçu Rick Adelman o’na düzeni değiştirmesi için gerekli fırsatları bile vermiyordu; Adelman da pek çok diğer NBA koçu gibi yetenekten ziyade atletizm ve kasa önem veriyordu ve Portland idarecilerinin ısrarlarına rağmen Drazen’i sıradan bir Avrupalı gibi görüp, savunmada mızmız, eksik ve fiziken yetersiz buluyordu.

 

Yedeklik, cehennemdi, hele de Drazen gibi hayatı boyunca benche bile gelmemiş birisi için kıyamet alametiydi. Böylesi oyuncuların liderlik ve gözdelik bakımından ne hissettiklerinin bir örneği de, Yunan efsanesi Nikos Galis’in yıllar boyu başarıya taşıdığı Aris’ten, bir gün bir maça ilk beş başlamayacağını öğrenir öğrenmez ayrılması olayını verebiliriz. Drazen da kesinlikle aynı kalıptandı. Yepyeni bir ülkede tek başına kaldığı yetmezmiş gibi, bir de aynı yaz vefatıyla İspanya’yı derinden sarsan, Madrid’den takım arkadaşı Fernando Martin’in acısı ve menajeri Drazen’e miras kalmıştı. Menajer Warren LeGarie, Drazen ile Blazers yönetimi arasında elinden geleni yapıyordu, fakat Drazen maç başına sadece 13 dakika süre bulabiliyordu. %50’ye yakın saha içi ve %46’lık üçlük yüzdesi ve 7.6 sayı ortalaması ile iyi bir yedek oyuncu olmaktan ötesine geçemiyordu. Önünde iki yol vardı. Ya Martin’in yaptığını yapıp Avrupa’ya geri dönecekti, ya da Drazen olacaktı; yani her zamankinden de çok çalışıp, önce takımın sonra da ligin saygısını kazanacaktı. Asla yılmayan Drazen, ikinci yolu seçti elbette….

 

Takım arkadaşları arasında Clyde Drexler, tıpkı eskiden Martin’e yaptığı gibi, yeteneğinden etkilendiği Drazen’a da hemen kol kanat germişti. Sürekli o’nunla sohbetler ediyor, lige ve takıma alışma sürecini atlatması için elinden geleni yapıyordu. En çok da, Drazen’ın insanüstü çalışkanlığını ve azmini takdir etmekteydi. ‘Glide’, Drazen’ın evvela kabul etmesi gereken şeyleri o’na gösterdi; Yugoslavlar dehşet üçlükçülerdi, evet, ve bu özellik Drazen’ı NBA’de ayakta tutuyordu, fakat NBA’de de Avrupa’daki gibi seri ve delici bir penetreci olabilmesine fiziği elvermiyordu. Atletizm NBA’de başat bir ölçüttü ve tıpkı Avrupalı akranları Detlef Schrempf, Fernando Martin, Georgi Glouchkov ve Vlade Divac gibi Drazen da atletizm duvarına tosluyordu. Zaten bu konuda, insan azmanı fiziği ve kuvvetiyle, lige gelir gelmez hazır olan Sarunas Marciulionis istisnası dışında tüm Avrupalılar aynı sorunu yaşıyorlardı. Daha sonraları Dino Radja, Toni Kukoc, Zarko Paspalj, Predrag Danilovic, Sasha Djordjevic, Dirk Nowitzki, Pau Gasol, Peja Stojakovic, Sarunas Jasikevicius ve Aryvdas Macijauskas gibi NBA’e göç edecek Avrupalılar da yine ilkin bu engelin üstesinden gelmek zorunda kalacaklardı. Hatta Dejan Bodiroga ve Theo Papaloukas gibi nice cevherler de bu engel yüzünden NBA’den uzak duracaklardı. Drazen’in bir şeyler yapması gerekiyordu ve çabuk olmalıydı; çünkü neredeyse hiç oynamadan milyonlar kazanmasına rağmen, yedek kalmayı gururuna asla yediremiyordu…

 

Bu yüzden, radikal bir karar alarak, asıl mevkisini, yani oyun kuruculuğu terk edip, saf bir şutör guard olmaya başladı. Dediğimiz gibi, o, hep topu elinde isteyen isimdi; en uygunu neyse onu yapar, yeri gelir kendi bitirir, icabında da en doğru pası verirdi. Ama bu noktadan sonra, en iyi yaptığı işi, yani şut ve sayı atmayı mükemmelleştirecekti. Ve derhal fiziğine yatırım yapacak, jimnastik geleneğinin üzerine bir de kas kütlesi ekleyecekti. Durup dinlenmeden çalışıyordu ve bunun ödülünü 1990 NBA Finalleri’nde en kritik dakikalarda oynayarak alacaktı. Fakat bu da o’na yetmiyordu; NBA Finali’ne çıkacak kadar iyi bir takımda bile yedek olamazdı o; ve belki de süresi artsa, rolü ve sorumluluğu büyüse, daha ilk yılında Portland’ı ‘Bad Boy’ Detroit Pistons önünde şampiyonluğa taşıyabileceğine inanıyordu. Drive’larını az ama etkili hale getirdi, topa herkeslerden çok daha zarif ve yumuşak dokunduğu için top kontrolünü geliştirmesi zor olmadı. Akıcı stili ile inanılmaz bir şut tehdidiydi. Fakat stabil nokta şutör olmak, ceza atıcısı görevini görmek, Drazen’ın kabulleneceği bir mevhum değildi.

 

Untitled 4Fırsatlar azaldığı için NBA de Drazen’ı tanıyamıyor, cevherinin farkına varamıyordu. TRT yıllarında Murat Murathanoğlu üstadımız bile Drazen’ın NBA’de katiyen tutunamayacağını düşünür hale gelmişti. 89’da FIBA kuralları değiştiği için milli takımda da yerini alabilen Drazen’ın önderliğinde Yugoslavya’nın 1990 yazında yine efsanevi bir takımla, Sabonis’ten yoksun Sovyetler’i geçip Dünya Şampiyonluğu kaldırması bile, NBA’deki koçu Adelman’ın iştahını kabartamıyordu. Üstelik, madalya töreni esnasında takım arkadaşı Vlade Divac’ın Yugoslavya’nın milliyetçilik yaralarını kaşıyacak kadar yanlış anlaşılan hareketi, Hırvat kökenli Drazen’a çok ağır gelmiş, Petrovic, Divac ile tüm muhabbetini kesmişti. Hakikaten çok zor bir dönemden geçiyordu yıldız oyuncu; Drazen görünüşte daha ilk yılından bir NBA finali oynamış ve şut atarken titremeyen elleriyle rolünde sırıtmamıştı (20 play-off maçında ortalama 13 dakika, 6.1 sayı), hatta üstüne üstlük milli takımla dünya şampiyonluğu da yaşamıştı, lakin bu o’na hiç mi hiç yetmiyordu. Bir defa, oyuna ısınamadığı için serbest atış ve şut yüzdeleri istediğinin çok altında kalıyordu. Ayrıca kas ekleme çalışmaları yüzünden stilini değiştirmek zorundaydı. Tabi asıl aksilik, takıma bir de veteran skorer Danny Ainge’in eklenmesiyle başlayacaktı. Drazen’ın tüm çabalarına rağmen, 2. yılında süresi maç başına 7,5 dakikaya, ortalaması da 4.4 sayı, %45 saha içi isabet, %68 serbest atış ve %17 üçlüğe düşmüştü. Bir de üzerine belinden sakatlık yaşamış ve takımdan ayrı kalmıştı – yani sürelerinin daha da kısıtlanması için başka bir sebep daha vardı artık.

 

Untitled 5Takım yönetimi ve koçla arası iyiden iyiye açılmıştı; koçla anlaşamıyor, çabukluğunu geliştiremiyordu. Basına verdiği demeçler yüzünden ceza aldığı yetmezmiş gibi, Adelman’ı resmen at gözlüklü ilan etmişti. Hemen her yönden pek çok ABD’liden daha iyi olduğunu biliyordu; öyle ya, onlar Cibona’da yıllar boyu hiç ABD’li olmadan oynamışlardı  ve kazanmışlardı. Drazen, yeteneği ve kusursuz fundamentaliyle her takımın ilk beşinde kolayca yer bulabileceğine tamamen inandığı için Adelman’ı “yeteneği fark etme fakiri” bellemişti. O yıl Lakers’ta adaptasyon sorununu bol bol ilk beş başlayarak atlatan yakın arkadaşı Divac ile her gün telefonda konuşuyor, teselli arıyordu. Çok çalışmasına rağmen emeğinin karşılığını alamıyordu bir türlü, ve rol oyuncusu olmak artık o’na hakaretti. Derken benchte çürümeye bir gün, yönetimden takasını istedi. Drazen’e NBA fırsatını yaratan scout-menajer Bucky Buckwalter ısrarlara daha fazla dayanamadı ve Nets GM’i, efsane pivot Willis Reed’i ikna ederek, Denver – Portland – New Jersey arasında üçlü bir takas gerçekleştirip Drazen’ı 91 yılı ilk tur draft hakkı ve Walter Davis karşılığında Nets’e gönderdi. Bu duruma bir tek Drexler isyan etti ve “iki-üç sene içerisinde bir All-Star haline gelecek bir yeteneği kaybettik” dedi. O vakitler bir Avrupalı hakkında bu sözleri söylemek yürek isterdi, fakat bu kadar çalışkan ve etkili bir şutörü kaybetmek, Glide’a çok dokunmuştu elbette…

Artık yeni bir macera başlıyordu. Nets, 86 senesinden bu yana play-off görememiş, ligin dibine demir atmış bir takımdı. Kadronun esas umudu, 1990 yılında 1. Sıradan seçtikleri pivot Derrick Coleman’dı, fakat kısa rotasyonu alarm veriyordu. Drazen, işe evvel forma numarasını değiştirerek başladı ve 44 yerine 3’ü seçti. Halen daha benchten geliyordu, fakat sakatlığı atlatır atlatmaz maç başına 20 dakika süre bulmaya başlamıştı. %50 saha içi isabeti ve 12.6 sayı ortalamasıyla, çok sağlam bir çıkış gerçekleştiriyordu Drazen, hatta dakika başına kaydedilen sayı bakımından seçkin bir seviyedeydi; ama %38’lik üçlük yüzdesi hiç de istediği gibi değildi. Derken, sezon bitiminde, Petrovic’ten etkilenen Nets koçu Bill Fitch’in bir sonraki sezon o’nu ilk beş başlatmayı düşündüğünü öğrendi. İşte asıl fırsat, şimdi kapısına geliyordu.

 

Aynı yıl Yugoslavya’da başlayan iç savaş, halkları birbirine düşürüyordu. Aklı hep ülkesinde, evinde olan Drazen, had safhada metanet ve dirayet gerektiren bu çetin şartlarda, basketbola tutundu. Yugoslavya’nın Eurobasket şampiyonu olacağı 91 yazında (siyasetin allak bullak ettiği) milli takımı bile es geçip, Nets kondisyoneri Rick Dalatri gözetiminde kendini spor salonuna kapadı Drazen; hem fiziğini güçlendiriyor, hem de üçlüklerini doğaüstü bir seviyeye çekmeye uğraşıyordu. Kendisiyle yarıştaydı, ve kazanacaktı. Yılmamanın ve disiplininin ödülünü, 91-92 senesinde 82 maçın hepsine ilk 5 başlayarak aldı. Podyuma çıktıkça sahne ışıkları o’nun üzerine çevrildi; evvela şut tekniği NBA’in eskilerinden “Sweet” Lou Hudson’a benzetildi, ama istikrar ve isabet bakımından Hudson’dan çok üstün olduğu kabul edildi. Sonrasında top tekniği ve pas fundamentali sebebiyle, yeni “Pistol” Pete Maravich olarak anıldı ve Magic Johnson’ın doğu şubesi muamelesi görmeye başladı. Latiga ve Eurostep gibi günümüzde Manu Ginobili, James Harden tarafından kullanılan hareketleri, Marciulionis ile birlikte lige tanıttı. Ve takım arkadaşlarının öncülüğüyle, ABD halkı (Metro Star çikolatasından alınan ilhamla), ona yeni bir lakap buldu: “Petrostar”, veya kısaca, “Petro”…

 

“Petroo for threee… Got it!” Evet, Drazen’ın New Jersey macerasının özetini böyle geçiyordu Nets spikeri Spencer Ross. Üçlükleri istediği seviyeye varmıştı, attığı kritik basketlerden sonra yaptığı el freni çekme hareketi, anında popüler hale gelmişti. Artık takımın lideriydi Petro; ezeli rakipleri Knicks ile olan maçlarda çıkan kavgalara katılacak kadar lige uyum sağlamış ve takımını benimsemişti. NBA’in bir dönemki ribaunt makinelerinden takım arkadaşı Jayson Williams’ın sözleriyle, “İdmandan 1.5 saat önce gelip ısınıyor, idman bittikten sonra 2 saat daha kalıp şut idmanı yapıyordu ve en çok o çalışıyordu”. Kendisini eleştiren herkese gerekli cevapları vermesi bir yana, takımını da kendisiyle birlikte bir üst seviyeye çıkarmıştı; o yıl draft edilen Rucker Park yıldızı çaylak oyun kurucu Kenny Anderson ile iyi bir arka alan ikilisi oluşturmayı başardıkları için, sezon sonunda Nets 86 yılından bu yana ilk kez play-offlara kalmayı başaracaktı. Drazen, 1991-92 sezonunda En Çok Gelişme Gösteren Oyuncu Ödülü’nde 2. Sırayı aldı, All-Star oylamasında adı zikredilmese bile, 3 sayı yarışmasına katıldı. Burada Dell Curry ve minicik oğlu Stephen Curry ile ailecek kuracağı bağın etkisi, yıllar sonra, 2015’te görülecekti. Kenny Anderson, Drazen’ın şutörlüğünü, üniversitedeki takım arkadaşı ve o yılların efsane şutörlerinden Dennis “3D” Scott’tan bile daha üstün buluyordu.

 

Aklı ülkesinde olan Drazen, maç başına 37 dakika sahada kalıp 20.6 sayı, %50 saha içi isabeti ve %44 üç sayı isabeti ortalamalarını tutturmayı başarmıştı. Eski takım arkadaşı Drexler, muhakkak Drazen’ın her maçını takip etmeye ve neler ispatladığını görmeye çalışıyordu; Drazen, Drexler’ın deyimiyle, “Neyi yapacaksa, kendi tarzıyla yapmak istiyordu ve herkese kendi tarzını göstermek için yanıp tutuşuyordu. O’nu yüce şutör Reggie Miller’ı aydınlatırken veya Michael Jordan’a fundamental öğütleri verirken görebilirdiniz. Artık, buzdağının kalanını, Drazen’in gerçek yeteneğini görebiliyorduk”… Daha sonraları Arvydas Sabonis, Sarunas Jasikevicius ve Dirk Nowitzki gibi diğer Avrupa titanlarıyla da çalışacak olan, dönemin Nets asistan koçu Rick Carlisle’ın ifadelerine göre, “Petro, NBA tarihini çok iyi çalışmıştı, biliyordu. Para kazanmaya değil, Avrupa adına burayı fethetmeye, çığır açmaya ve yapılmayanı yapıp başarılar kazanmaya gelmişti. Avrupalı oyuncuların da NBA’de yıldızlaşabileceğini ve en iyi olabileceğini göstermekten başka amacı yoktu ve bu uğurda durmaksızın çalışıyordu”.

 

Play-offlar’ın ilk turunda dönemin savunma armadası Knicks’e 3-1 ile geçilmeleri, Drazen’ı daha da hırslandırdı – serinin ilk maçında 40 sayı atmış olsa dahi. Fakat esas mesele, iç savaş yüzünden Yugoslavya’nın resmen tamamen bölünmüş olmasıydı. Yugoslavya ve vârisi Sırbistan-Karadağ, Birleşmiş Milletler’den ambargo yediği için Barcelona Olimpiyatları’na gelemiyordu. Artık 92 Olimpiyatları’nda Drazen, Kukoc ve Radja gibi isimler, yeni kurulan ülkelerini, yani Hırvatistan’ı temsil etmek ve medyanın körüklediği mücadelede üstün çıkmak için sahaya çıkacaklardı. Dahası, Nets yönetimi koç Fitch ile yollarını ayırmış ve 92 Olimpiyatları’nda tarihin ilk Dream Team’ine koçluk yapacak olan efsane koç Chuck Daly ile anlaştığını duyurmuştu. Böylelikle Drazen hem ABD’ye karşı gücünü göstermenin, hem de yeni koçunu etkilemenin peşine düşecekti. İlk turda da, finalde de ABD ile karşı karşıya geldi Hırvatlar; bu yolda yarı finale kadar kazasız belasız (ve Dream Team mağlubiyeti dışında, kayıpsız) gelmeyi başarmışlardı. Yarı finalde, dağılan bir diğer süpergücün, yani Sovyetlerin en büyük vârisleriyle, yani Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Volkov, Bazarevich, Belostenny, Vetra, Panov, Miglinieks, Berezhnoi, Gadashev (bu iki isim daha sonra uzun yıllar ligimizde de forma giyecekti), Tikhonenko, gibi isimlerle dolup taşan Birleşik Takımı’yla (Unified Team) karşılaştılar. Drazen’ın maçın en sonunda attığı iki kritik serbest atış isabetli olmasa, 75-74 ile rakiplerini aşıp finale gelemeyeceklerdi. Drazen o anları şöyle anlatıyordu: “Tüm ülkemin kaderi bana bağlıydı. Ka-çı-ra-maz-dım. Ve attım…”

 

En azından gümüş madalya artık garantiydi, fakat Drazen bununla yetinmeyip, gözünü yenilmezleri yenmeye dikmişti – yani Dream Team’e. İlk maçta, Chicago’ya transferi ve alacağı fahiş maaş sebebiyle Jordan ve Scottie Pippen tarafından “özel ilgiye” maruz bırakılan Toni Kukoc da, NBA radarlarını üzerine çeken Dino Radja da tutuk kalmışlardı. Turnuva boyunca Detlef Schrempf’inden Arvydas Sabonis’ine değme uluslararası yıldızlar da Dream Team’in yanına bile yaklaşamamışlardı. Ama madem ki artık sıra finale gelmişti, Drazen, kimselerden korkmadığını ve kazanmak için oynayacağını da herkese gösterecekti. Bu alanda, John Stockton’ın da söylediği gibi, türünün tek örneğiydi. Çünkü bir tek o, Dream Team karşısında bir şansı olduğunu düşünüyor ve öyleymiş gibi kararlı oynuyordu[1]. Üstelik, oyun kurucu mevkiinde oynayarak, müstakbel koçu Daly’ye de bir mesaj yolluyordu: “Ben, gerekirse takım için oyun kurucu da oynayabilirim ve aynı derecede başarılı olurum!” Finalde Michael Jordan ile çekişmeleri, görmeye değer olmuştu. 10 saniyede, MJ’den çaldığı topları ani üçlüklere çevirerek 6 sayı atmıştı. İnanılmaz bir şut dengesi vardı, ve sadece tek başına penetre etmek zorunda kaldığında Jordan’ın savunması karşısında zorlanıyordu. ABD maçı 117-85 kazansa bile, 24 sayıyla maçın en skoreri olan Drazen’a diz çöktürememişti. Drazen’in yanı sıra Radja 23, Kukoc da 16 sayı atmıştı, fakat 22 sayı atan Jordan ile birlikte tüm rotasyondan sayı katkısı bulabilen Rüya Takım’a güçleri yetmemişti. Daly’yi etkileyip, herkesin saygısını kazanarak geliyordu 92-93 senesine Drazen…

 

92-93, Drazen’ın kuşkusuz ki en başarılı sezonu olacaktı. Halen daha mantık sınırlarını zorlayacak bir disiplin ve iş ahlakıyla çalışıyordu. Hatta koç Daly gelip de “Tamam, yeterince formdasın, şimdi maça kadar dinlen ve hazırlan” dediğinde bile çalışmayı bırakmıyordu. Kafayı en iyi olmaya takmıştı bir kere, dönüşü yoktu. Gücünün yettiğinin en iyisi olacaktı. Birebirde savunmak neredeyse imkansızdı. Jayson Williams, konuyu şöyle aktarmıştı: “Deniz aşırı ülkelerde gelenlerin çoğu, sadece gittikleri yerle bütünleşir, asla kendi kurallarına göre oynamazlar, fakat Drazen kendi tarzından ödün vermeyerek tabuları yıktı!”. Eski koçu Fitch, “O’na eğer yapacağı işle ilgili bir rapor verildiyse hiçbir noktasını kaçırmaz, söylenenleri harfi harfine uygulardı” derdi; Nets GM’i Willis Reed ise, “Petrovic’i takasla almamızın iyi bir alış-veriş olduğunu biliyordum, fakat Drazen’ın en iyi olma ateşiyle yanıp tutuştuğundan habersizdim. O, bir şeyleri insanlara kanıtlamak istercesine oynadı” diye Drazen’ı tarif ediyordu. Belki de iltifatların en malumunu, koç Daly zikredecekti: “Çoğu zaman arkadaşları odalarında horlarken, Petro spor salonunda çalışıyor olurdu. Drazen’ı ne yapacağı konusunda ikna etmekte bazı sorunlar yaşadım ama o sonradan bütün dediklerimi yerine mükemmelen getirdi. 42 yıldır basketbol koçluğu yapıyorum, ama o’nun bu yaz yaptıklarını bugüne kadar hiçbir sporcuda görmedim. Sabır ve güç kazanarak, sadece bir skorer olmaktan çıkıp, her pozisyonda mükemmeliyeti yakalamış bir basketbolcu haline geldi…”

 

O sezon, tam bir Drazen kasırgası esti ligde. Hakeem “The Dream” Olajuwon’un (bir sene sonra üst üste iki şampiyonluk kazanacak olan) Rockets’ına karşı 44 sayı atarak kişisel rekorunu geliştirmişti. Jordan, Barkley, Malone, Kemp, Payton, Ewing, David Robinson, Stockton ve Reggie Miller gibi yıldızlara her açıdan kafa tutabiliyordu. Şutlarının isabetli olmasına herkes o kadar alışmıştı ki, iki ESPN yorumcusu; Drazen şut attıktan sonra eğer kaçırırsa seyircilerin birbirine dönüp: “Gördün mü kaçırdı, inanılmaz!” gibi tepkiler verdiğini aktarmıştı. Hız ve çabuklukta kaybettiklerini, tecrübe, zeka ve fundamentalle telafi ediyordu. Maç başına 22.3 sayı, %52 saha içi isabet ve %45 üçlük isabeti yüzdelerini tutturarak  kendini aşan Drazen’in liderliğinde New Jersey üst üste ikinci kez play-off’lara kalmayı başarıyordu. Yüzündeki her ifade, tüm vücut dili, hırsını ve kazanma “sosyopatlığını” alenen ortaya koymaktaydı. Ödülünü de, All-NBA 3. takımına seçilerek bir nebze alacaktı. Artık, NBA’in en iyi 15 oyuncusundan ve (Drexler ile Jordan’ın ardından) en iyi şutör guardı olduğu tescillenmişti.

 

Untitled 6Ligin sonuna doğru bacağından sakatlanan fakat Cleveland Cavaliers’a karşı sakat halde bile çıkıp 15.6 sayı ortalamasıyla oynayan Drazen, takımının ilk turda yarışa veda etmesine engel olamıyordu; lakin o’nun canını sıkan etmenler çok daha başkaydı. Geçen yıla nazaran kendini daha çok geliştiren Kenny Anderson ile işbirlikleri sayesinde takımına bir kazanma alışkanlığı aşılamasına, ligin en yüksek üçlük yüzdesine sahip olmasına ve ligdeki en skorer 11. isim olmayı başarmasına rağmen, 1993 All-Star maçına seçilmemiş, seçimler sırasında hatta ismi bile dillendirilmemişti. Oysa aynı sene Detlef Schrempf, All-Star’a seçilerek bu onura erişen ilk Avrupalı olmayı başarmıştı. Peki, sorun neydi? Schrempf, kolej yıllarını NCAA’de geçirdiği için, ABD sisteminin bir ürünüymüş gibi benimsemişti, fakat Drazen, halen daha insanlar için bir “yabancı”ydı. Oysa Drazen, o güne kadarki NBA tarihinde sürekli ilk 5 oynayıp yıldız mertebesine erişebilmiş yegane Avrupalı oyuncuydu. Her antrenman sonrasında salonda kalıp, o günkü hissiyatına göre 500 ila 1000 üçlük atarak çalışıyordu, ama emeğinin yıkamadığı bazı önyargılar halen mevcuttu. Böylelikle, All-NBA takımlarına seçilen, veya sayı krallığına ilk 13’e giren isimler içerisinde All-Star’a çağırılmayan tek oyuncu oldu Drazen…

 

Oysa Petrostar, belki de NBA’in en sert dönemi olan 90’lı yıllarda, her temasa faul çalınmazken ve Knicks gibi “kemikkıran” ekipler varken, “yumuşak” olarak yaftalanan bir Avrupalı sıfatıyla çıkıp 22 sayılık ortalamalar tutturmuş, takımının lideri olmuş ve play-off’lara takımını taşımıştı. NBA, nankördü kısacası…

 

İkinci sorun ise, o yaz bitecek olan kontratını yenilemek adına Nets yönetiminden bir hamle gelmemesiydi. Bu belirsizlik içersinde, Drazen, NBA’in adaletine olan inancını yitirerek şu sözleri dile getirdi: “MVP olmak, belki; fakat benim artık bu ligde ispatlayacak bir şeyim yok…” Ve ne hazindir ki, NBA’in bu iki hatayı da telafi etmeye imkanı olmayacaktı. Drazen’ın Avrupa’ya dönme ihtimali günden güne artıyordu; hatta Panathinaikos Başkanı Pavlos Giannakopoulos, iddiaların aksine Drazen’a 3 yıl 7.5 milyon dolar değerinde bir sözleşme önermediğini, o’na süre ve meblağ boşluklarını kendisinin gönlünce dolduracağı bir boş mukavele takdim ettiğini söyleyerek, Drazen Petrovic ve Nikos Galis gibi iki efsaneyi aynı takıma getirmekteki kararlılığını açıklıyordu. Drazen, Nets’in itirazlarına rağmen, yazın yapılacak 93 Eurobasket elemeleri için Hırvatistan milli takımına katıldı ve Estonya’ya 48 sayı attı Hırvat milli takımı kariyerinde 40 maçta 1.000’inci sayısına erişti. Kafası halen daha net değildi; Nets ve Avrupa Drazen için halen çabalıyordu. PAO dışında ciddi bir teklif daha almıştı. Fakat ne yazık ki, 1993 senesinde tesadüfen tanıştığı Klara Szalanty isimli bir hanımefendi yüzünden, kariyeriyle alakalı bir karar vermesi mümkün olmayacaktı…

Drazen Petrovic 4

Geldik hikayenin en hazin, en acıklı tarafına. Tarihler 7 Haziran 1993’ü gösteriyordu ve Hırvat milli takımı, yapacağı maç için Polonya’dan Frankfurt aktarmalı Zagreb uçağına binecekti. Drazen ise, basketbolu bunca yıldır tek aşkı bellemenin bünyede yarattığı eksiklikler yüzünden, Klara isimli kız arkadaşıyla bir kaçamak yapmak adına kafileden ayrılmış ve otomobille seyahat edeceğini söylemişti. Hırvat uçağı tam otobanın üzerinden geçerken, Drazen, Klara ve arkadaşları (Türk Milli Takımı’nda da bir süre boy göstermiş olan) Hilal Edibal, kırmızı renkli Wolksvagen marka otomobilleriyle otobanda yol alıyordu. Hava koşulları keyifli ve güvenli bir yolculuğu alabildiğine zorlaştırır cinstendi; sis yolu kaplamıştı ve direksiyon hakimiyetini birden kaybeden Klara, yolu kapatan kamyona çarpmıştı. Drazen, kaza anında, hemen yan koltukta, emniyet kemeri bile takılmamış halde ve uyurken tatmıştı âni ölümü. Hilal çok ağır yaralarla aylarca komada kalıp hafızasını yitirmişti; refleksleriyle kendini kurtaran Klara ise kazadan sadece çiziklerle kurtulup, gelecekte Alman futbol yıldızı Olivier Bierhoff ile evlenecek kadar sağ ve salim biçimde hayatına devam edecekti. Ama Drazen’i ölüme götürdüğü için Petrovic hayranlarından çok uzun süre ölüm tehditleri alacak ve korumalara gezecekti ve kazaya dair hiçbir şey hatırlamadığını iddia edecekti. Neticede Avrupa’nın Amadeus’u, NBA’in de Petrostar’ı, henüz 28 yaşını bitirmeden, ardından sayısız başarı ve önünde sınırsız bir potansiyel ile, dünyamızdan göçüp gitmişti…

Drazen Petrovic 5

Yakın arkadaşı avukat Nick Goyak’a telefonda söylediği “En iyi 15 oyuncu arasına girmek benim için büyük bir onur” cümlesi, aynı zamanda o’nun bilinen son sözleri de oldu böylece… Avrupa’nın Michael Jordan’ı, NBA’de Jordan’ın yükselen rakibi, artık parkeleri öksüz bırakmıştı… Söylentiler mi dersiniz? Bir rivayete göre, ülkemizden de esip geçen eksantrik Yugoslav pivot Mirko Milicevic, yakın arkadaşı Drazen’a 1993 senesinde kahve falı bakmış ve vefatını öngörmüştür…

 

Untitled 7Vefat haberi, başta Hırvatistan olmak üzere tüm Avrupa için tam bir deprem etkisi yaratmıştı; hiç kimse, basketbolun en büyüğünün bu kadar kolay, basit ve ani bir şekilde göçüp gidebileceğine inanamıyordu. Nets koçu Chuck Daly, Drazen’ın vefat haberini alır almaz (yeni yapılanmalarının Petrovic olmadan çökeceği inancının da etkisiyle) görevinden istifa etmişti, fakat Willis Reed’in ısrarları sonucunda o sezonu da Nets’in başında geçirmeyi kabul edecekti. Nets, süper yıldız Petro’nun 3 numaralı formasını emekliye ayırıp salonun tavanına astı, hatta bir de saygı duruşu tertipledi (seramoniyi https://www.youtube.com/watch?v=uiiFYhaQJh0 adresinde bulabilirsiniz). Hem Nets’teki hem de milli takımdaki takım arkadaşları yıkışmışlardı; fakat esas hüsran, Hırvatistan’ın ve Drazen’ın ailesinindi. Ağabeyi Aleksandar, Drazen’ın cenazesine yaklaşık yarım milyon insanın ilgi göstermesinin hiç şaşırtıcı olmadığını dile getiriyordu; ABD’liler bunu anlayamazlardı, çünkü orada çok sayıda yıldız vardı. Hırvatistan’da ise, Drazen en üstündü; adeta bir halk kahramanıydı. Drazen’in takım arkadaşları Kukoc ve Radja, Drazen’dan aldıkları cesaretle adım attıkları NBA’de o sezon yılın en iyi çaylak beşine seçilmeyi başardılar. 93 Eurobasket’te aldıkları bronz madalyayı Drazen’a atfettiler, ve Sırplar kürsüye geldiklerinde madalya törenini topluca terk ettiler. Terk ettiler, çünkü Sırp halkının çoğu, 1992 yılında Hırvatistan’ın Petrovic kardeşlere televizyonda zorla milliyetçilik propagandası yaptırmasının bir sonucu olarak Drazen’ın “layığını bulduğunu” düşünüyorlardı. Tüm ülke de, Nets gibi, uzun süreli bir buhrana girecekti. Ne hazindir ki, Drazen’ın vefatı sonrası o’nun anısına siyah bileklik takma ritüelini bir tek, Blazers’ta Petro’nun dakikalarını çalan Danny Ainge sürdürecekti.

Untitled 8Ama ne yazık ki, 93 senesinin uğursuzlukları Drazen’ın vefatı ile sınırlı değildi. Boston’ın genç yıldızı forvet Reggie Lewis de aynı sene kalp krizinden vefat etmişti; bunun yanı sıra Michael Jordan’ın babası öldürülmüştü ve MJ basketboldan emekli olma kararı almıştı. Charles Barkley ve Sarunas Marciulionis çok ciddi sakatlıklar geçirmişlerdi. Phoenix’li genç oyuncu Richard Dumas ise uyuşturucu kullanımından ötürü ligden ihraç edilmişti. Bu uğursuz senenin ardından NBA’in geleceği bir hayli değişmişti. Nets uzun yıllar ligin dibinden kurtulamadı; Derrick Coleman ve Kenny Anderson kısa süre sonra eski ışıklarını kaybettiler ve takımdan ayrıldılar. Adeta bir lanet çökmüştü o takımın başına, ve Drazen da bundan en çok nasibini alanlardan biri olmuştu..

 

Tabi bir de Drazen’dan sonrası vardı. Ülkesinde her daim bir ilah muamelesi gördü, Zagreb’de adına bir stadyum yapıldı, stadın önüne Drazen’ın heykeli dikildi. Hırvatistan’da pek çok yerde sokak ve meydanlara Drazen’ın ismi verildi. Cibona ile ilk kontratını imzaladığı kafe, Aleksandar Petrovic tarafından satın alındı ve 2006 senesinde bir ‘Amadeus’ adıyla bir Drazen müzesine dönüştürüldü. Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkeden gazeteci ve basketbol sever, müzeyi ve Drazen’ın ailesini ziyaret ederek taziye dileklerinde bulundular. Uzun bir durağanlıktan sonra 2001 senesinde Wimbledon Tenis Turnuvası’nı kazanmayı başaran tenisçi Goran Ivanisevic, bu zaferi on binlerin önünde canlı yayında, sağlığında çok yakın arkadaşı olan Drazen Petrovic’e adadı[2].

 

Drazen o kadar çok kişiyi etkilemişti ki, McDonalds turnuvasının en değerli oyuncusu ödülüne artık o’nun ismi verilecekti. Peki ya rakipleri o’nu nasıl anıyorlardı? Ülkemizden de çok yakinen tanıdığımız Yugoslav koç Bogdan Tanjevic İtalya’nın Trieste takımını çalıştırırken, Tanjevic’in ve takımda oynayan genç kuzeni Bodiroga’nın hatırına Trieste idmanına çıkan Drazen’ı 3000 kişinin seyrettiği ve o idmanda Drazen’ın Trieste forması giymesinin Tanjevic’i çok duygulandırdığı biliniyor. Reggie Miller, uzun yıllar boyunca tarihin en iyi şutörü olduğuna inanan birisi olarak, Drazen’ı tarihin en iyi ve en büyük şutörü ilan etti, üstelik bunu aralıklara tekrar ve tasdik etti[3]. Avrupa’da o’nun şutör ruhunu, inadını, çalışkanlığını ve cesaretini Petar Naumoski devraldı. NBA Komiseri David Stern’den Clyde Drexler ve Chuck Daly’ye kadar pek çok kişi o’nu büyük bir saygıyla ve bir öncü namıyla andılar. Willis Reed, bugün bile konu Drazen’dan açılınca gözyaşlarına hakim olamadığını söyler; Dino Radja ise, Petro’nun oyuna ve kazanmaya olan hırsını, “Drazen para için oynamazdı. Hiçbir meblağ onu motive edemezdi. Ama eğer o’na meydan okursanız, sizi öldürmek için sahaya çıkardı” diyerek anlattı. Ağabeyi Aleksandar, o yokken bu küçük ülkede ve Avrupa’da basketbolun 3 adım geri gittiğini itiraf etti. En güzel sözler, sürekli tarzları ve kazanma hırsları açısından Drazen’ın kıyaslandığı Michael Jordan’dan geldi;

“Drazen karşısında oynamak benim için çok büyük bir heyecandı. Karşı karşıya geldiğimiz her anda Drazen hep agresif bir oyuncu olduğunu gösterirdi. Benden aşağı kalır hiçbir yanı yoktu. Geçmişte harika bir rekabet yaşadık ve ne yazık ki bu rekabet çok kısa sürdü. Ve en önemlisi asla para için oynamadı. Kariyeri boyunca kazancı onun performansında asla bir değişikliğe yol açmadı. Para asla onun motivasyon kaynağı değildi. Bunun sebebini de şöyle açıklıyordu: ‘Bir, beş, on ya da bir milyar dolarınız olsa da günde sadece bir öğle ve akşam yemeği yiyebilirsiniz.’

 

Bununla da bitmemişti Amadeus’un mirası; New York Times gazetesi yazarı Harvey Araton, Drazen’ın, kendini bir yıldız gibi taşıyan ilk Avrupalı olduğunu, bunu beden dilinden anlayabileceğinizi söylüyordu. Araton’a göre Drazen, NBA’de yaşanan değişimin ilk yansımasıydı. O’nun mirasından Avrupalı genç kuşaklar beslenirken, ABD yıldızları da bu mirasla yüzleşmek zorunda kalacaklardı. Bu mirasın bir yüzü, 1992 senesindeki All-Star haftasonunda kaynaştığı Curry ailesinin Stephen isimli üyesinden geldi; hem de ta 2015’te. Stephen Curry, bir yıldıza dönüşüp takımı Golden State Warriors ile 2014-15 sezonunda şampiyonluğa ve MVP ödülüne ulaştıktan sonra, final maçında giydiği formayı Drazen’ın müzesine bağışlayarak Amadeus’u hiç unutmadığını ve büyük bir saygıyla andığını gösterdi.

 

Yine bir diğer MVP, yani Chicago Bulls’un yıldızı Derrick Rose da, 2013 senesinde bu müzeyi ziyaret ederek Drazen’ın ihtişamına ilk elden tanık oldu. Anthony Morrow ise, çaylak sezonunda Nets’te oynarken üçlük yüzdesinde lig lideri olabilen tarihteki tek çaylak konumundaydı ve 2012 All-Star haftasonunda katıldığı 3 sayı yarışmasında, Drazen’ın formasını giyerek yarışıp herkesin takdirini kazandı[4]… LeBron James ise, gelmiş geçmiş en büyük Avrupalı oyuncunun korkusuz Drazen Petrovic olduğunu söyledi[5]

 

Tabi bir büyük ukde de, Drazen’ın yıllarca aynı sahayı paylaştığı, fakat milliyetçilik, medya ve yanlış anlaşılmalar yüzünden ölene dek arasının açıldığı Vlade Divac’ın içinde yer etmişti. “Sahaya ayak bastığı an, en iyisi olmak isterdi. Attığı sayıdan asla memnun olmazdı; her zaman, her zaman daha fazlasını isterdi… Basketbolu ondan daha çok sevecek bir insan bu dünyaya gelmedi” diye tarif ediyordu Divac Drazen’ı. “Attığı her şutun gireceğini bildiğim için, hücum ribaundu kovalamazdım. Drazen yüzünden böyle kötü bir alışkanlık edindim işte…” diyerek, Petro’nun kendi oyununa yaptığı muazzam etkiyi de alçakgönüllülükle dile getiren Divac, ölümünden evvel Drazen’dan defalarca özür dilemeye çalıştıysa bile en yakın arkadaşıyla barışamadan o’nu kaybettiği için adeta kan ağladığını, vefat haberini öğrenince dakikalar boyu yerinden kımıldayamadığını söylüyordu. ESPN’in çektiği “30 for 30: Once Brothers” belgeselinde, işin iç yüzünün ne kadar acıklı, acınası ve saçmalıklarla dolu olduğunu görüyorsunuz ister istemez. Kukoc, Radja gibi nice Hırvat takım arkadaşıyla arasını düzelten Divac, halen daha Zagreb’e gittiğinde tehditkâr bakışlarla ve soğuk tavırlarla karşılaşıyor. O coğrafyanın insanı, bir türlü unutmuyor, affetmiyor. Ama Drazen’ın ağabeyi ve ailesi bile Divac’ı affetmişken, Drazen’ın affedemeden ölmüş olması, Divac’ın canını yakmaya devam ediyor.

 

Neticede Drazen, 4461 normal sezon sayısı (maç başına 15.4), 297 play-off sayısı (maç başına 10.7), %43.7 kariyer üçlük yüzdesi (halen daha tüm zamanlarda NBA tarihinin en iyi üçüncü kariyer yüzdesidir), %51’lik saha içi isabet yüzdesi ile taçlandırdığı 4 sezonluk bir NBA kariyerini ve sayısız başarıyla dolu bir Avrupa macerasını ardında bizlere emanet bırakarak aramızdan ayrıldı. 2002’de Naismith Hall of Fame’ine, 2007’de de FIBA Hall of Fame’ine seçildi ve hiç All-Star olmadan NBA Hall of Fame’ine seçilmiş tek basketbolcu olma unvanını aldı. Ondan önce ABD’ye gitmeye çekinen Avrupalılar, Fernando Martin ve Glouchkov’da bulamadıkları cesareti, Drazen, Marciulionis Divac, Schrempf gibi öncülerin başarılı olmasıyla elde ettiler. Kuşkusuz ki, bu isimler içerisinde takımının 1 numaralı yıldızı olmayı başaran tek kişi, Drazen idi. Sonraları Kukoc, Radja, Paspalj, Sabonis, Volkov gibi dönemdaşlarından tutun da, Nowitzki, Parker, Gasol kardeşler, Navarro, Garbajosa, Nesterovic (ki her fırsatta Drazen’ı taltif eder), Udrih, Dragic, Peja gibi seleflerine kadar pek çok Avrupalı, Drazen ABD’de Avrupalılara karşı tüm algıyı yıkmayı başardığı için daha rahat ve bilinçli birer kariyere eriştiler; Pau Gasol 2001’de 3. Sıradan, Darko Milicic 2003’te 2. Sıradan, Andrea Bargnani de 2006’da 1. Sıradan Drazen sayesinde seçildiler – bunun için her biri Drazen’a minnet borçludur. Eskiden Ay’da yürümek kadar hayal görüneni, Drazen onlar için yeryüzüne, ayaklarının altına kadar indirdi. Ne yazık ki, emeğinin meyvelerini toplayamadan aramızdan ayrıldı. Kariyer tercihi ne olursa olsun, biz bugün o’nun kaç şampiyonluk daha kazandığını konuşuyor olabilirdik. Fakat Drazen sayesinde ABD’nin Avrupa’ya saygı duymayı öğrendiği hakikatiyle avunuyoruz…

 

İnsan hayatında pek çok “keşke” ve “acaba” anları vardır. Mesela, keşke o arabayı Drazen kullansaydı, keşke o kaçamağı yapmayıp uçağa binseydi; veya acaba 84’te Notre Dame’ın teklifini kabul etse, acaba 87’de Madrid forması altında Sabonis’le, veya 94’te PAO forması altında Galis ile birlikte oynasa nasıl olurdu; acaba PAO bu şekilde Dominique Wilkins gelmeden de Euroleague şampiyonu olabilir miydi; acaba Galis ve Oscar Schmidt NBA’e gelse nasıl olurdu; acaba FIBA kuralları değişmese (Schmidt gibi) milli takımı mı yoksa NBA’i mi seçerdi, acaba Avrupa’nın Rüya Takımı Yugoslavya parçalanmasa Dream Team ile baş edebilir miydi; acaba Jordan bıraktıktan sonra Jerry Krause o yıl Drazen’i Bulls’a katar mıydı, acaba o varken Hırvatistan 93’te bronz değil altın madalya alabilir miydi? Bunların her birisi cevapsız kalmak zorunda. Tek bir şey bilebiliriz; onca başarısından ve mevcudiyetinin ardından, Drazen, Fernando Martin ve Radivoj Korac’ın kaderini paylaşmasaydı, her şey çok daha güzel olurdu…

79065917

Amadeus’u anarken son sözleri ailesine bırakalım; annesi Biserka, “Her yıl birisi çıkar ve yeni Drazen yakıştırmaları yapılır. Bir aralar bu Macijauskas’tı; evet, Arvydas gerçekten iyi bir oyuncu, ama Drazen… farklıydı. Yeni bir Drazen daha gelmeyecek…” diyerek oğlunun ne denli müstesna bir yetenek, ruh ve tarza sahip olduğunu anlatıyor. Ağabeyi Aleksandar ise, şu sözlerle hislerini dile getiriyor: “Drazen Petrovic’i sevenlerden bir isteğim var.. Hafızalarınızdaki Drazen’in, attığı her basketten sonra ellerini yukarı kaldıran Drazen olmasını istiyorum. Çünkü o ellerini size, taraftarlarına kaldırıyordu. Drazen’i sizlere neşe getiren biri olarak hatırlamanızı diliyorum. Drazen’in bu hatıralarına değer verin. Kader onu, kariyerinin zirvesinde bizlerden aldı. Bir efsane olması için, bize yol göstermesi için…”

 

Ve biz de, ‘Najbolji svih vremena’yı, yani ‘Tüm zamanların en iyisi’ni huzurlarınızdan aşağıdaki görüntülerle uğurluyor, Amadeus’a, basketbolun Mozart’ına ve Petrostar’ına saygı duruyoruz. Biliyoruz ki, cennet diye bir yer varsa, Drazen orada halen şut idmanı yapıyordur…

 

 

Drazen en iyi 35 hareketi: https://www.youtube.com/watch?v=uNMEbPlo7HI

Houston’a karşı attığı 44 sayı: https://www.youtube.com/watch?v=HLlPtBsGbYo

Drazen’ın cenazesi: https://www.youtube.com/watch?v=80Is6YQCyhI

Drazen, Kenny Anderson ve Chuck Daly röportajı: https://www.youtube.com/watch?v=4jgtjjpQszw

Bird vs Petro 88 McDonalds: https://www.youtube.com/watch?v=B0ScJ0kcPK0

Bird vs Petro 92 McDonalds: https://www.youtube.com/watch?v=wxbmXegy05Q

MJ vs Petro: https://www.youtube.com/watch?v=amk_vjMsr40

Jason Kidd Petrovic’e dair: https://www.youtube.com/watch?v=FsYXtFUnJEU

Steve Kerr Petrovic’e dair: https://www.youtube.com/watch?v=C81taRNBmJg

Reggie vs Petro: https://www.youtube.com/watch?v=gYoI7G1tmqY

Barkley vs Petro: https://www.youtube.com/watch?v=ygF2xbB7d9c

Admiral vs Petro: https://www.youtube.com/watch?v=RIcsMkDNsWU

Petro 40s @Cavs 1992: https://www.youtube.com/watch?v=CtCttKr2lig

MJ vs Petro 92 Olimpiyat Finali: https://www.youtube.com/watch?v=klLp7mMbfGA&feature=related

Petro belgeseli: https://www.youtube.com/watch?v=vjHr3emL1Lc

Derleme: https://www.youtube.com/watch?v=UUacXRjsSTA Joe Dumars çaresizliği, Drexler taltif

Drazen Belgeseli: https://www.youtube.com/watch?v=vjHr3emL1Lc

Drazen vs Sovyetler 87: https://www.youtube.com/watch?v=Jmvd11aJvpY Sabas var iy Petro yok.

Drazen vs Galis 89: https://www.youtube.com/watch?v=mvEyuP0wJ6k

Drazen 47s 30 asist! : https://www.youtube.com/watch?v=xjMcLCtpyH4

88 Olimpiyat Finali Petro + Divac vs Marciulionis + Sabonis (9 numaralı formasıyla Zejlko Obradovic’i de görebiliriz): https://www.youtube.com/watch?v=4fQfPy5rQTg

90 Dünya Şampiyonası Yarı Finali, Petro vs ABD 31s: https://www.youtube.com/watch?v=Iyqiebm5EoU

86 Yarı Final Petro vs SSCB Sabonis: https://www.youtube.com/watch?v=E9H82Wr1cas Öncesinde ABD’ye 69-60 yenildiklerinde Muggsy Bogues yüzünden Drazen 12 sayıda kalmıştı.

89 EuroBasket Final Petro vs Galis: https://www.youtube.com/watch?v=L41vFYDdQdw

87 EuroBasket Yarı Final Petro vs Galis: https://www.youtube.com/watch?v=gjKjvNVidNw

88 Olimpiyat Finali Petro vs USSR: https://www.youtube.com/watch?v=K4g-jtkj3u8

89 Petro vs Barca Cup Final: https://www.youtube.com/watch?v=Jb-mOxQtQuM

Sibenka yılları: https://www.youtube.com/watch?v=d0W8GyzOobQ

http://www.milliyet.com.tr/o-unlu-kaza-hayatimi-caldi/gundem/gundemdetay/30.08.2011/1432713/default.htm Hilal Edibal’in hikayesi

 

[1] John Stockton’ın Dream Team Belgeseli’ndeki açıklamaları: https://www.youtube.com/watch?v=VtAuq_U7OFE (20.00 ve devamı)

[2] https://www.youtube.com/watch?v=EotEO905J1g (5.00 ve devamı)

 

[3] 1.sefer: https://www.youtube.com/watch?v=0EUo5p6D990

https://www.youtube.com/watch?v=SgYzdn-ch-s

  1. sefer: https://www.youtube.com/watch?v=Ld6NdsZ0C3M
  2. sefer: https://www.youtube.com/watch?v=5LzaakGEntA

 

[4] https://www.youtube.com/watch?v=s2PKBcQHwH0

[5] https://www.youtube.com/watch?v=z8YhuyPZLXg

(Yazan: O. Efe Özenç)

NBA Gunlukleri
Genel Yazı Hesabı at NBA Günlükleri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir