NBA Günlükleri

Litvanya’nın Bıyıklısı (Sarunas Marciulionis)

Avrupa’da oynanan basketbol, dünyanın geri kalanına kök söktürse de, aslında nadiren Amerika’nın ilgisini çekmiştir. O kadar ki, yıl 2006 olmuşken bile Dünya Şampiyonası’nda dillere destan bir Yunanistan’a yenilen LeBron James’li, Dwayne Wade’li, Carmelo Anthony’li, Chris Paul’lü, Dwight Howard’lı ABD Milli Takımı’nın (ve Duke Üniversitesi ile NCAA’lerin) efsane koçu Mike Krzyzewski, böylesi kibrinden ötürü rakiplerini araştırmadığı, tanımadığı ve gerekli saygıyı göstermediği için çok acı bir ders almıştı ve isimlerini öğrenme zahmetine katlanmadığı Papaloukas, Spanoulis ve Diamantidis’ten övgüyle bahsederken forma numaralarını zikretmek zorunda kalmıştı. 2006’da, yani 10 yıl öncesinde bile durum böyleyken, henüz hiçbir Avrupalının NBA’e adımını atmadığı 70’li ve 80’li yıllarda, ve hatta Avrupa’dan gelenlerin oyunda değişim yarattığı, çağ açtığı 90’larda dahi durum çok daha içler acısıydı. 72 Olimpiyat Finali ve 67, 74 ve 82 Dünya Şampiyonaları gibi “facialar” bir kenara, 80’lerde NBA, Avrupa ile nadiren ilgileniyor ve henüz 22 yaşını doldurmamış kolej oyuncularıyla bile dünyanın geri kalanına basketbolda hükmettiği inancını taşıyordu.

 

Bir Avrupalı oyuncunun sesini okyanusun ötesine duyurabilmesi için kabaca iki ihtimal vardı o yıllarda; oyuncu ya Yunan efsanesi Nikos Galis gibi Amerika’da doğmuş, büyümüş, yetişmiş ve basket eğitimi almış Avrupa asıllı birisi olacaktı, ya da Geert Hammink, Swen Nater, Kresimir Cosic, Detlef Schrempf, Christian Welp, Rik Smits ve Uwe Blab misali, Avrupa’da doğmuş olsa bile NCAA’lerde basketbol oynaması gerekecekti. Bu yüzden yerel, yani kıtasal kahraman düzeyinde kalan Radivoj Korac, Dalipagic, Delibasic, San Epifiano, Kicanovic gibi nice efsane, NBA Draftleri’nde 6. Turdan bile seçilemeden dönmüşlerdi. Tabi Pan-Amerikan oyunları, Olimpiyatlar ve Dünya Şampiyonaları gibi uluslararası bazı turnuvalarda ABD’ye karşı müstesna performanslar gösteren Oscar Schmidt, Manuel Raga, Georgi Glouchkov, Augusto Binelli, Dino Meneghin, Fernando Martin gibi isimler de ABD’nin radarına takılıyordu; fakat oyunu değiştirecek kadar büyük bir etki yaratmak, her kula nasip olmuyordu. Öyle ki, tarihte draft edilen ilk Avrupalı olan Dino Meneghin bile, hakaretamiz biçimde (1970 Drafti’nde) 11. Turda seçilmiş ve sonrasında Atlanta Hawks Avrupa’daki sözleşmesini satın almayı reddetmişti, yani adeta yüzüne bile bakılmamıştı. Hatta her ikisi de türünün tek örneği olan Afrikalı Hakeem Olajuwon ve Manute Bol bile NBA’de Avrupalılar’dan daha fazla ilgi görmekteydi.

Sarunas Marciulionis 2

Soğuk Savaş yıllarının bitimine yakın Sovyetler ABD’ye milli takımlarını getirip NCAA ekipleriyle hazırlık maçları yapmaya karar verdiğinde, Bob Knight, John Thompson, John Wooden gibi efsanevi NCAA koçları, Mike “Çar” Fratello gibi müstakbel NBA koçları ve Pete Newell, Donnie Nelson gibi, başta Golden State Warriors olmak üzere o vakitlerin zayıf takımlarının asistan koçları, gözlemci ve menajerleri, Arvydas Sabonis’i ağızlarının suyu akarak seyretmişlerdi. NCAA’leri reddeden Drazen Petrovic zaten 80’ler boyunca Avrupa’da hiç yapılmayanları yapmış ve okyanus ötesine duyurduğu şanını 1986 Dünya Şampiyonası’nda MVP seçilerek perçinlemişti. Fakat 1988 Olimpiyatları’nda bir Sovyet basketbolcu ABD’nin canını öyle fena yakmıştı ki, NCAA’in kapısından girmemiş olsa da, Avrupa’nın en üst düzey takımlarında boy göstermese de, Donnie Nelson o’na adeta hayran kalmış ve o’nu NBA’e, babasının, yani bir başka destansı “hücum koçu” Don Nelson’ın koçluğunu yaptığı Golden State Warriors’a kazandırmak için Sovyetler ile tüm bürokratik engellerin aşılmasını sağlamıştı. Onlarca NBA otoritesini peşinden koşturan Sabonis’te bile Nuh deyip peygamber demeyen Sovyetleri ikna edebilmiş, Avrupa’nın bu cevherini Amerika’ya getirebilmişti. İşte o oyuncu, Litvanya tarihinin Sabonis ile birlikte en büyük iki isminden birisi olan Raimondas Sarunas Marciulionis’ti…

 

1964 yazında, Temmuz’un 13’ünde, Litvanya basketbolunun kalbi olan Kaunas şehrinde doğan Sarunas, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında tenise ağırlık vermiş bir spor tutkunuydu. O Soğuk Savaş yıllarında Sovyetlerin “öteki yüzü” olan Rusya dışı ülkelerden birinde, küçücük Litvanya’da dünyaya gelmek demek, onca yokluğun içerisinde tutunacak bir dal bulamayanların erkenden tarihe karışması demekti; ve tüm Litvanya gibi Sarunas da nihayetinde basketbola gönlünü kaptırmakta bulmuştu çözümü. Elbette ki iflah olmayacak derecede yeteneksiz bir tenisçi olmasının yanında, uzayan boyunun da bu tercihte payı büyüktü; fakat Sarunas’ı diğerlerinden farklı kılan nokta, amiyane tabirle “ayıboğan” gibi fiziğiydi. Sarunas, 1,95 boyundaki birisi için o güne dek görülmedik ölçüde güçlü ve sertti; bunun sebebinin bir kısmı doğal kas yapısının mirası, geri kalanı da basketbolu seçti seçeli bir “fark yaratma” maksadıyla durmaksızın yaptığı ağırlık antrenmanlarıydı.

 

Basketbolu seçtiğinde 17 yaşını doldurmuş olan Sarunas, Kaunas’ta doğmasına rağmen altyapı yaşını kaçırdığı için “rakip şehirde”, yani başkent Vilnius’ta basketbola başlamak zorunda kaldı ve eski adıyla Statyba Vilnus, şimdiki adıyla da Lietuvos Rytas olan kulüple sahalara ‘merhaba’ dedi. Sarunas basketbolun temellerini öğrenmek için geç kalsa bile, hem çok zeki hem de çok yetenekli bir öğrenciydi ve oyun bilgisinin yanı sıra dillere destan betonarme kuvveti de gören herkesin aklında bir iz bırakmasını sağlıyordu. Dahası, o dönemin Litvanya ekolü hem şutör, hem oyun kurucu, hem de penetreci, yani ‘komple’ hücumcu guardlar yetiştirmeyi gelenek haline getirdiği için, Sarunas 1 ve 2 numaralı pozisyonlarda boy gösterebiliyor ve altyapı eksiklerini çalışkanlıkla ve ekolle telafi edebiliyordu.

 

Evet; esasen Sarunas kariyerinin hiçbir döneminde, bilhassa da dış şutlarda güvenilir bir el olmayacaktı, fakat sistemli ve çalışkan yapısıyla iyi kötü bir şut tehdidi arz etmeyi hep sürdürecekti. Zaten o’nun oyununu diğerlerinden farklı kılan nokta şut becerisi değil, gücünü kuvvetini kullanmaktan çekinmeyerek oynayışı ve doğru adımlama sayesinde kusursuzlaştırdığı drive’larıydı. Fizik gücü hesaba katıldığında teması bu kadar sevmesi ve fiziksel oynaması şaşırtıcı değildi; ki günü geldiğinde Michael Jordan ve Scottie Pippen’ın her temasta can yakan bu panzeri savunma görevini birbirine devretme yarışına girmesi de bu acı kuvvetin ve rakibe faul aldırmaktaki becerisinin bir eseriydi.

 

Adımlama konusunda Sarunas tam bir sanatkârdı, ve oyuna yenilik getirecek kadar da soğukkanlıydı. Dönemin efsane skorerlerinden Nikos Galis bile, deliciliğine karşın düz mantıkta lineer (ve yine de durdurulamaz) bir penetreciyken, Sarunas ve Drazen Petrovic, günümüzde Euro-step adıyla anılan o muhteşem şaşırtmacalı adımlamaları yaratmış ve kusursuzlaştırmıştı. Buna bir de Sarunas’ın kuvveti, zamanlaması ve zekası da eklenince, hız eksiğini de kapatıyor ve hem durdurulamaz drive’lara imza atıp, hem de rakiplerine sayısız faul aldırıyordu. Tarzı bununla da bitmiyordu Sarunas’ın; asist fake’leri ve yaylanmasını kolaylaştıran akrobatlığı sayesinde tam tabiriyle kendine özgü bir oyuncuya evrilmişti. Üstelik bir de solaktı, yani her savunmacıya ters geliyordu ve Sovyetlerin solaklara bakış açısı yüzünden sağ elini de mecburen eşit derecede etkili kullanıyordu. Zaten 80’lerin ortasına, yani Sabonis gelene dek CSKA Moskova hegemonyasında oynanan bir Sovyet liginde, Statyba gibi küçük bir takımda mücadele etmesine karşın herkesin dikkatini bu meziyetleri ve özgünlüğü sonucu çekebilmişti…

 

1981’den 1986’ya dek Statyba Avrupa kupalarına katılacak başarıyı gösteremediği için, yerel ligde kazanılan 2 Litvanya şampiyonluğu, 2 Litvanya ligi ikinciliği ve 3 Litvanya kupası ile kendini geliştiren Sarunas, 1986 Dünya Şampiyonası’nda yarı finalde Yugoslavya’yı mucizevi şekilde yenip, David Robinson’lı ABD kadrosunu hudutlarına kadar zorlayan SSCB takımında, Valdis Valters, Heino Enden, Tiit Sokk, Igors Miglinieks, Jovaisa, Grichaiev, Ekabson gibi üst kalitedeki tecrübeli guardların çokluğu yüzünden, yani pozisyon kalabalığından ötürü kendine yer bulamamıştı. Üstelik dönemdaşları Valdemaras Chomicius ve Rimas Kurtinaitis’in aksine, popüler ve büyük bir takımda da boy göstermiyordu; bu yüzden de guard denince SSCB çapında akla hemen gelen bir isim değildi henüz Sarunas. Sovyetlerde guard mevkii, Sergei Belov’dan beridir her daim çok üst düzey isimlerle dolup taştığı için, 2.21’lik Sabonis 1982’de milli formayı giyerken, 82 ve 83’te gençler düzeyinde madalya toplayan Sarunas A milli forma için Sokk, Enden, Valters, Myshkin, Yeryomin, Miglinieks ve Jovaisa gibilerin yaşlanmasını, yani 1987’yi beklemek zorunda kalacaktı…

 

Aslında bu şartlarda milli takımda Sarunas’a pek ihtiyaç yok gibiydi, fakat 1987, Sovyetler açısından enteresan bir yıl olacaktı; takımın her şeyi kabul edilen Arvydas Sabonis sakatlık yüzünden Eurobasket’i es geçmek zorunda kalmış, muadili “Eşkıya” Vladimir Tkatchenko ise son demlerine yaklaşmıştı. “Demir Adam” Aleksandar Belostenny de kariyerinde ilk kez bir milli turnuvayı sakatlık yüzünden kaçırıyordu. Bu yüzden Tarakanov ve Aleksadr Volkov, yani iki adet çok sağlam 4 numara dışında Sovyetlerin boyalı alanda dişe dokunur bir kozu yoktu. Kısa forvette ise Tikhonenko’nun estetizmi tek çareydi. Bu durumu dengelemek için, efsane koç Aleksander Gomelsky’nin tercihiyle guardlarda fizik gücünü ön plana çıkarmayı seçtiler, bu yüzden de Sarunas’a ve oyun tarzına gün doğdu. Kurtinaitis, Chomicius, Enden, Valters, Sokk ve Jovaisa gibi birinci sınıf şutörlerin yanında, bu defa muazzam bir penetreci, yani rakiplerce tanınmamış bir Sarunas vardı ve sürpriz faktörü, yani gizli silah halinde oynayacaktı.

Untitled 5

Şampiyona hazırlıkları kapsamında, Milwaukee’de düzenlenen ilk McDonald’s turnuvasına giden Sovyetler, önce ikincilik için Dino Meneghin ve Bob McAdoo’lu Tracer Milano’yu 135-108 yendiler ve ardından, birincilik için, tarihlerinde ilk kez bir NBA takımının, Jack Sikma ve Terry Cummings’li Milwaukee Bucks’ın karşısına çıktılar. Son yıllarda NCAA ekipleriyle maç yapıp gelişen Sovyetler, artık terfi edip ‘profesyonellerle’, yani NBA takımları ile yüzleşmeyi istemekteydiler. Sarunas başta olmak üzere herkes dünyanın en iyi basketbolunun oynandığı ligin temsilcisine karşı o kadar heyecanlıydı ki, Sovyetler maçı 127-100 kaybettiler[1]. Asıl ilginç ve güzel gelişme ise, maçta 19 sayı atan Sarunas ile özel olarak çalışma imkanı bulan Dominique Wilkins’in, Sarunas’ın Atlanta’da ilk beş başlayacak seviyede olduğunu söylemesiydi. Üstüne üstlük Sarunas, turnuvanın ilk beşine seçilmekle kalmayıp, Jack Sikma tarafından da “Tarzı sayesinde, turnuvaya gelen yabancı oyuncular içinde NBA’de oynayabilecek tek isim” ilan edilmişti[2]. Genç Sarunas, daha o tecrübesiz ve üst düzey rekabetten uzak kalmış haliyle bile, en üst düzey basket liginin iki süperstarını etkilemeyi başarmıştı…

Untitled

Drazen, Galis, Schmidt gibi bazı istisnalar bir yana, iyi bir pivotu olmayan takımların büyük turnuvalarda şampiyonluk şansı o yıllarda çok düşük kalırdı; lakin oyun tarzıyla rakipleri alt üst eden Sarunas sayesinde finale kadar yükselmeyi başaran Sovyetler, madalya almalarının bile kuşkulu olduğu bu turnuvayı, tam manasıyla çıldıran Galis’in Yunanistan’ının ardından gümüş madalya ile noktalamayı beceriyordu. Sarunas artık herkesin dilindeydi, ve yaşlanmaya başlayan Valters – Enden – Sokk – Jovaisa ekolü yavaş yavaş milli takımdan emekli olup artık sahneyi Sarunas, Kurtinaitis ve Chomicius’a devrediyordu. Şöhreti öyle bir hızla yayılmıştı ki, 1987 yılındaki NBA Drafti’nde bile (6. Tur 127. Sıra gibi bir yerde de olsa) öteden beri kendisini beğenen Donnie Nelson’un Golden State Warriors’u tarafından seçilmişti. Sovyet bürokrasisi, dönemin FIBA kuralları gereği bu yeni silahını milli takımda oynatabilmek için Soğuk Savaş bürokrasisini devam ettiriyordu; bu yüzden kulübünde kalmak ve pişmek ile yetinen Sarunas, yine de en büyük sınavını, tarihin en büyük turnuvalarından birinde, yani 1988 Seul Olimpiyatları’nda vermeye hazırdı artık…

 

1988 Sovyetler Birliği takımı, pek çok basketbol otoritesine göre 1972 ve 74 SSCB, 1981 Yugoslavya, 1983 İtalya, 1984 İspanya, 1987 Yunanistan, 1989 ve 1990 Yugoslavya ve 1991 İtalya takımlarından bile ötede, milli takımlar düzeyinde tarihin gördüğü en büyük kadro olarak kabul edilir. Bunun başlıca sebebi, artık dağılma aşamasına gelen Sovyetlerin tüm dünyaya “biz ölmedik” mesajı verebilmek adına 1986’daki ümit vaat eden ekibin üzerine titremesi ve tüm hazırlıklarını 88 Olimpiyatları için yapmasıdır. Zaten Sabonis, Volkov, Belostenny, Tikhonenko, Sarunas ve Kurtinaitis gibi cevherlerin ABD’ye salıverilmesine de bu yüzden müsaade edilmemiştir; zira o yıllardaki FIBA kuralları uyarınca “profesyonel” bir lig olan NBA’de oynayan oyuncular “amatör” turnuvalarda, yani milli takımlarda forma giyememektedirler. Hazırlıklar muazzam düzeydedir ve fedakarlıklar diz boyudur; o kadar ki, Sovyet Politbüro bile Demir Perde politikasından taviz vererek, Dominique Wilkins’li, Moses Malone’lu, Reggie Theus’lu Atlanta Hawks’ın tarihte ilk kez Sovyet topraklarına gelip hazırlık maçları yapmasına razı olur. Dönemin NBA Komisyoneri David Stern’ün globalleşme adına önayak olduğu 3 maçtan ilkini son saniye basketiyle Hawks alır, ikincisi uzatmaya gider ve Hawks yine galip gelir fakat 3. maçta Sovyetler Sarunas (20 sayı) ve Volkov’dan (35 sayı) gelen toplam 55 sayı ile maçı 132-123 kazanarak nelere kadir olduklarını ispatlarlar[3]. Üstelik tedavi sürecindeki Sabonis, yani en önemli Sovyet silahı, bu maçlarda oynamamıştır bile[4]. Ekip, artık Olimpiyatlara hazırdır…

 

88 Olimpiyatları gelip çattığında, sakatlıklardan arınmış bir ekiple, Sabonis, Sarunas, Volkov, Kurtinaitis, Chomicius, Belostenny, Tikhonenko, Sokk, Enden, Goborov, Pankrashkin ve Miglinieks’ten kurulu tarihi bir kadroyla katılan Sovyetler, yine David Robinson önderliğinde (daha sonraları Sarunas’ın takım arkadaşı olacak olan) Mitch Richmond, Muggsy Bogues, Charles Smith, Dan Majarle, Danny Manning, Hersey Hawkins gibi her biri ileride NBA yıldızı olacak kolejlilerden kurulu ABD ile yarı finalde kozlarını paylaşırlar. Dünyada istisnasız herkes, 86’nın rövanşı olacak bu dev kapışmayı beklemektedir, fakat favori gösterilen ABD, Sovyetlerin Hawks maçlarında rakibe kök söktüren bu yeni takviyesine dikkat etmemenin bedelini ağır ödeyecektir.

 

 

86’da görmedikleri bir silah, yani Sarunas tarafından 82-76’lık bir bozguna uğratılır ABD’liler; ve 28 sayıyla “kuduran” Kurtinaitis’in ardından 19 sayı 4 ribaunt 3 asistle yıldızlaşan Sarunas, 13 sayı 13 ribaunt üreten Sabonis gibi galibiyetin ana isimlerinden biri olmayı başarır. Sarunas’ın sırrı, ABD’li guardlar kadar kuvvetli olması, bu yüzden de fiziken hiç oyundan düşmemesidir. Bir Avrupalının bu denli önlenemez drive’lar yapmasını hiç beklemeyen ABD kısaları, savunmada tamamen alaşağı edilmişlerdir ve Sarunas oyun anlayışıyla hem boyalı alanda kaos yaratmış, hem de rakip savunma üstüne kapanınca gerek faul aldırıp (8 kez çizgiye gitmiştir) gerekse de dış şutörleri besleyip rakibi yıkmıştır. O kadar ki, Sovyetler maç boyu 21 kez faul yaparken, ABD, çoğu guardlardan gelmek üzere toplam 32 faul yapmak zorunda kalmıştır.

 

 

Dünya şoktayken, ivmelenen Sovyetler finalde Drazen Petrovic önderliğindeki Divac’lı, Radja’lı, Kukoc’lu, Paspalj’li, Zejlko Obradovic’li, Cveticanin’li ve Vrankovic’li, çoğunluğu genç bir Yugoslavya’yı da 76-63 ile geçip altın madalyaya uzanırlar ve 72’den sonra ilk kez bir Olimpiyat altını alıp dünyaya o planlanan mesajı layıkıyla iletirler. Drazen’in 24 sayısına finalde 21 sayı 3 ribaunt 6 asist ile karşılık veren (David Robinson’ın tabiriyle) “Buldozer” Sarunas Marciulionis, altın madalyaya giden yolda maç başına 18.1 sayı üreterek takımının açık ara en skorer ismi olmayı da başarmıştır. Avrupa’da ve Litvanya’da yılın oyuncusu seçilmesi hiç de şaşırtıcı değildir…

 

Artık yavaş yavaş Sarunas için NBA çanları da çalmaya başlamaktadır elbette; fakat ortada halen daha bir FIBA ve Sovyet Politbürosu engeli vardır. Aslında bu konuyu biraz açmak gerekir; Sovyetler, esasen Sabonis, Sarunas ve Volkov gibi yıldızlarının gelişmeleri için NBA’e gitmelerine razıdır, fakat FIBA yönetmeliklerine aykırı düşmeyip bu isimleri milli takımda oynatabilmek için, oyuncuların para karşılığı sözleşme imzalamasına karşı çıkmaktadırlar. Zira daha evvel bahsettiğimiz gibi, FIBA’ya göre NBA’den para kazanmak, diğer liglerin aksine, oyuncuyu “profesyonel” addetmekte ve milli turnuvalardan men etmektedir. Enteresan bir başka nokta ise, NBA kuralları gereği o yıllarda drafte giren bir oyuncunun 21 yaşını doldurmuş (Sabonis’in 1985’te Atlanta tarafından seçilmesi bu yüzden iptal edilmişti ve Sabonis 86’da tekrardan, bu defa Portland tarafından draft edilmişti) fakat 22 yaşını da aşmamış olması gerekmektedir. Bu kural, NCAA’lerdeki 3. yılını dolduranlara erken profesyonellik şansı verirken, 4. yılını tamamlayan yani 22 yaşına girmiş olan oyuncuları da tavan sınır belirlemektedir. Dolayısıyla, uluslararası oyuncular da bu kaideye uyularak seçilmelidir; fakat Sarunas 1987’de Golden State tarafından seçildiğinde, 22 buçuk yaşındadır ve bu yüzden draft edilmesi onu Golden State’e bağlamamaktadır. Bir diğer ifadeyle, Sarunas dilediği NBA takımıyla kontrat imzalamakta NBA ve draft kuralları gereği serbesttir[5]. Gelgelelim, zaten Sovyetlerde basketboldan çok az para kazanırken, ABD’de de para karşılığı oynayamayacak olmak, veya para alıp milli formadan uzak kalmak genç Litvanyalılar’a hiç de çekici gelmiyordu. Bu yüzden Sarunas, yine beklemede, yani Statyba’da ve Avrupa’da kalmıştı…

 

Untitled 2Yıl 1989 olduğunda, artık sahnede harikalar yaratmış bir Sarunas Marciulionis vardı. Fakat Sovyetler Eurobasket’e tam kadro katılmalarına karşın, bu defa yarı finalde 45 sayı atıp deliren bir Galis’e boyun eğerek bronz madalya ile yetinmişlerdi. Ve işte o yaz, ileride Dream Team’in kurulmasına da olanak verecek olan o tarihi değişiklik yapıldı ve FIBA, NBA oyuncularının da artık milli takımlarda, uluslararası turnuvalarda oynayabileceğini açıkladı. Bu, Sarunas’ın beklediği tek haberdi; istediği takımla sözleşme imzalayabilecek olmasına rağmen, öteden beri kendisine hayran olan ve yakın ilişkiler kurup irtibatta kaldığı Donnie Nelson’ın çabaları sonucu, kendisini hiç izlememiş olan Don Nelson’ın Warriors’una ve ABD’ye “kaçarcasına” geçiş yapmıştı. Donnie’nin içi rahattı, çünkü NBA için 80’lerin sonu ve 90’lar, isolation’ın, yani birebirlerin ön planda olduğu bir dönemdi ve Sarunas da bu oyun tarzına tamı tamına oturuyordu. Tabi artık solaklığının avantajlarını da gönül rahatlığıyla kullanabilecek olması güzide bir ayrıcalıktı Sarunas ve Warriors için.

 

 

“The Other Dream Team” isimli belgeselde anlatıldığı üzere[6], Litvanya asıllı Sovyet basketbolcular 80’lerde milli takım kafilesiyle ABD’ye geldiklerinde inanılmaz bir kültür şoku yaşıyorlardı. KGB ajanlarının her adımda onlara eşlik etmesine rağmen, kapitalist ABD dünyasının hayranı olmaktan kurtulamıyorlardı; çünkü yıllar yılı Sovyetler’in sömürülen kısmında yer almış Litvanyalılar, bir ürün veya hizmetin parasını verdiğinizde o ürün veya hizmeti alabilmek için yıllarca sıralarını beklemek zorunda kaldıkları bir yokluk düzeninden ve yüksek miktarda paraya hasret bir coğrafyadan geliyorlardı. Pek çok ürünü ilk kez görüyorlardı, çünkü ABD’deki çoğu şey SSCB’de yoktu. Hatta fırsattan istifade edip, ABD’den satın aldıkları bazı ürünleri Sovyetlere döndüklerinde daha pahalıya satarak adeta karaborsacılıkla para kazanmaya başlamışlardı. Sarunas da, ilk kontratını kapar kapmaz bir mağazaya gitmiş, araba almış ve arabanın anında teslim edilmesine çok şaşırmıştı.

 

Fakat kültür şoku bunlarla kalmıyordu. Kendisinden önceki pek çok Avrupa asıllı oyuncu ligde hiç ciddi süre alamadığı ve tutunamadığı için, Golden State oyuncuları da Chris Mullin’in tabiriyle “Sarunas’ın bir kahve içip, antrenmana çıkıp, ülkesine geri döneceğini” varsaymışlardı. Ama Sarunas, sertliği, mücadeleciliği ve çalışkanlığıyla ilk anda farkını göstermişti herkese. Daha enteresan noktalar da vardı elbette; takımda kimse Rusça bilmediği gibi, Sarunas da İngilizce’yi çok az anlıyordu. Bu yüzden Donnie Nelson, ilginç bir tercümanlık vazifesi görüp, Sarunas için İngilizce’den “biraz daha yavaş İngilizce’ye” çeviriyordu her konuşmayı. Dahası, o güne dek buzu sadece viskide kullanan bir ekolden gelen Sarunas, her antrenman ve maç sonrasında Mullin gibi oyuncuların ayaklarını ve bileklerini buz kovasına sokup dinlendirmesine hiç anlam verememişti. Sakatlığa mani olsun diye diz, omuz, bacak ve baldırlara bandajlar yapılmasına da bir o kadar yabancı kalmıştı. Hatta şu sözleri sarf etmeden geçemeyecekti: “Madem sakatlığa elverişli yerleri sarıyorlar, bir basketbolcunun en çok kullandığı yer el bileği olduğuna göre niye hiç kimse el bileğini sarmıyor?”

 

Sadece kazanmak için oynayan ve işin eğlence – şov kısmına dokunmayan bir ekolde yetiştiği için, Sarunas’ın ömründe istatistiklerle hiç işi olmamıştı. Ona göre bir maçı ya kazanırdınız, ya da kaybederdiniz ve her iki durumda da, kaç sayı attığınızın, aldığınız ribaundun veya yaptığınız asist sayısının bir önemi olmazdı. Bu yüzden çaylak yılında muhabirler maçın bitiminde gelip kaç sayı attığına dair yorumlar yaptığında istatistiklerin bir önemi olduğunu görüp yine afallamıştı Sarunas. Fakat tüm bu “olumsuzlukların” yanı sıra, bazı konularda da şans Sarunas’ın yanındaydı. Öncelikle, dönemin Avrupalı oyuncuları savunmada sert veya iyi oynamadıkları için, genelde hücum ağırlıklı halde yetişirlerdi ve pek çok Avrupalı bu yüzden NBA’in 80 ve 90’lardaki sert savunma anlayışına alışamayıp, genelde maçlarda süre bulmakta büyük sıkıntı çekerdi; oysa Sarunas, Don Nelson’ın Run’n Gun felsefesiyle oluşturduğu “Run TMC” sistemine dayanarak oynuyordu ve savunmaya az gayret edip hızlı ve dinamik “koş-at” tarzı hücumda ustalaşıyorlardı. Bu, Sarunas gibi alışma sürecindeki bir Avrupalı için bulunmaz bir madendi. Dahası, Litvanyalı’nın solaklığı ve hem estetik, hem akılcı, hem akrobatik, hem zeki, hem de güçlü oyun yapısı ve deliciliği, bir NBA koçunun bir şutör guarddan bekleyeceği her şeyi temin edebiliyordu.

 

Tabi bu duruma biraz daha açıklık getirmekte fayda var; malumunuz, basketbol, tıpkı voleybol gibi, pek çok diğer sporun aksine toplumdaki her ferdin profesyonel düzeyde oynayabilmesine elverişli bir branş değildir. Çünkü uzun boy, bir ahşabı bile basketbolda adeta mücevher haline getirebilmektedir. İnsan tabiatı uyarınca kısa oyuncu sayısı uzun oyuncu sayısından sürü sepet fazla olduğu için, o yıllarda NBA uluslararası oyuncu havuzunda Sabonis, Volkov, Martin, Divac, Kukoc, Radja, Fassoulas, Schrempf gibi uzunların peşinden koşmakta, guardı nasılsa elini attığı yerde bulabildiği için, takıma yurt dışından bir guard almayı adeta bir hakaret saymaktaydı. Onlara göre guard pozisyonuna bir yabancıyı getirmek, “Biz takımın beynini yetiştirmeyi beceremiyoruz, bu işi bilmiyoruz” demenin bir diğer adıydı. Dolayısıyla Sarunas ve Drazen gibi öncü guardların NBA’de yer bulabilmesi, Divac, Sabonis, Belostenny ve Volkov’a nazaran çok daha zor görünüyordu.

 

Tabi bir de, sakatlıklar ve yaşlanma sonrası değişen tarzıyla bir istisna teşkil eden Sabonis dışında her Avrupalı oyuncunun, NBA’de var olabilmek için aşması gereken bir engel daha vardı: fiziksel güç ve dayanıklılık. Sarunas ise, tank gibi fiziğiyle ve temastan kaçmayan sert, yırtıcı oyunuyla, Drazen Petrovic dahil hiçbir Avrupalının geçiremediği kadar kolay ve güzel bir geçiş ve adaptasyon süreci atlatacaktı. Adeta 1.95’lik bir Ron Artest – LeBron James kırması bir fiziğe sahipti ve yorulmak nedir bilmiyordu. Böylesi avantajlar, dil bariyerini bile kırıp geçmişti ve Sarunas, o güne, hatta bugüne dek NBA’de oynayan hiçbir Avrupalı guardın beceremediği kadar ustalıkla uyum ve fizik sorununu atlatmıştı. Artık, şov basketbolu ve hakiki şov başlıyordu…

 

Untitled 3Tim Hardaway ve Mitch Richmond gibi süper potansiyelli gençler ve Chris Mullin gibi tecrübeli ve olağanüstü bir şutör-skorer önderliğinde benimsenen “Run TMC” sisteminde Sarunas’a düşen görev, benchin en iyisi, yani 6. Adam olmaktı. Kritik her anda oyuna giren ve rakibin guardlarına cehennem yaşatan bir silahtı Golden State için Sarunas. Bu role o denli çabuk alışmıştı ki, çaylak senesinde 75 maçın 72’sinde kenardan gelerek maç başına 22 buçuk dakikada 12.1 sayı 3 ribaunt üretmeyi ve %50’nin üzerinde isabet oranı yakalamayı başarmıştı. Benchin süper skoreri, artık rakiplerin kabusu olarak iş başındaydı. Penetreleri ve güreşken kuvvetinin yanı sıra, estetik ve kıvrak atletizmi, yaylanışı, hantallığını örten zamanlaması ve daha önce benzeri görülmemiş Euro-stepleri ile ilk andan itibaren iyi bir izlenim bırakmıştı. Bu da, adını ve soyadını doğru düzgün yazıp söyleyemeyen Amerikalıların nezdinde Sarunas’a ilginç bir lakap olarak yansımıştı: “That Lithuanian Guy”, yani “Şu Litvanyalı”; veya kısaca “Roonie”. O dönemlerde dağılmaya yüz tutan Sovyetlerde milliyetçilik öyle bir düzeye gelmişti ki, Sarunas, kendisine Rus diyenlere inatla “Litvanyalı” olduğunu hatırlatıyordu. Sarunas, daha çaylakken bile o güne dek Avrupa’dan gelip en ciddi süreleri alan oyuncu olmuştu, ki bunu bir diğer efsane Drazen Petrovic’in başarması anca 1991’de mümkün olacaktı…

 

Gelgelelim, “Run TMC” ve Showtime basketbolunu izlemesi çok zevkli olsa da, Magic Johnson’ın Lakers’ı değilseniz, o sistemle başarıyı yakalamak çok zordu. 1989-90 sezonunda Warriors bu yüzden 37-45’lik bir dereceyle hayal kırıklığı yaratmıştı. Savunma namına bir şeyler yapan tek oyuncu, adam yokluğundan ligde tutunan Alton Lister olunca, play-offlar kaçmıştı. Christian Welp ve Uwe Blab gibi Avrupalılar da Run’n Gun sistemine uyum sağlayamıyorlardı. Sistemin mükemmelleşmek için zamana ihtiyacı vardı. Tabi Sarunas için bir başka sorun daha mevcuttu; Litvanya 1990 itibariyle Sovyetler Birliği’nden ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiği için Sarunas, Sabonis, Kurtinaitis, Chomicius gibi isimler Sovyet milli takımında forma giyemeyecekti. Beter olan kısım ise, yoksulluk yüzünden Litvanya’nın bir milli takım kurup şampiyonalara gidemeyecek halde olmasıydı. Bu yüzden Sarunas, 1990 Dünya Şampiyonası’nı ve Rus-Ukraynalı ağırlıklı kadrosuyla gümüş madalyaya uzanacak Sovyetleri evinden seyretmek zorunda kalacaktı.

 

Ligdeki ikinci senesinde (90-91) rakipleri artık Sarunas’ı daha yakından tanıyor ve çok daha sert savunmaktan çekinmiyordu. Yaşadığı bir bacak sakatlığının da etkisiyle sadece 50 maça çıkabilen Litvanyalı, yine maçların 40’ında benchten geliyor ve maç başına 19 dakika süre alıp sezonu 10.9 sayı ortalamasıyla ve yine %50’nin üstünde bir isabet oranıyla noktalıyordu. Öte yandan, olgunlaşan sistem ve sisteme alışan kadro, 44-38’lik derecesiyle 7. sıradan play-offlara kalmayı bu sefer başarmıştı! Yetmezmiş gibi, David Robinson, Sean Elliot, Terry Cummings, Willie Anderson ve Rod Strickland ile uyumsuz ve çarpık bir basketbol oynayan 2. sıra takımı San Antonio Spurs’u 3-1 ile aşıp muazzam bir sürpriz yapmışlardı. Bu seride Sarunas soğukkanlılığını ve kalitesini konuşturup maç başına aldığı 26 dakikada 17.3 sayı 3.3 ribaunt 2.8 asist ve 1.5 top çalma gibi rakamlar tutturmuştu. Üstelik, oyunun savunma yanında da bir şeyler yapabildiğini kanıtlamıştı; artık o’nun büyük bir oyuncu olduğunu herkes kabul ediyordu. Fakat bir sonraki turda Magic Johnson, James Worthy ve Vlade Divac’lı Lakers’a karşı güçleri yetmeyecekti. Sarunas bu seride maç başına 21 dakika bulsa da, dikkatli rakipleri karşısında 10 sayı 3,5 asist ortalamalarıyla yetinmişti. Tabi bu mertebe, Warriors kulübünün uzun yıllardır en büyük başarısı olduğu için, gelecek epey ümit vaat ediyordu…

 

Sıra, 3. yıla gelmişti artık. Yine gidecek bir milli takım veya şampiyona olmadığı için tüm yazı çalışarak geçiren Sarunas, 91-92 sezonunda emeklerinin meyvesini toplayacak ve adeta sınıf atlayacaktı. Pasörlüğüne de ağırlık veren Sarunas, 72 maçın 67’sinde kenardan gelerek oynadığı sezonu kariyerinin açık ara en yüksek rakamlarıyla, maç başına 29 buçuk dakika, 19 sayı 3 ribaunt 3,5 asist 1,6 top çalma ve %50’nin üzerinde isabet ortalamalarıyla noktalıyordu. Bu başarısı sayesinde, bir başka Avrupalı öncü Detlef Schrempf’in ardında Yılın 6. Adamı oylamasında 2. sırayı da elde diyordu. Sezon başında flaş bir kararla Mitch Richmond’ı Billy Owens karşılığında Sacramento’ya takas eden fakat “Run TMC” dağılmasına rağmen 55-27’lik derecesiyle kendini aşan Golden State ve hücum basketbolu ise, 2. sıradan girilen play-off’un ilk turunda, atletizm ve savunma duvarını andıran Gary Payton’lı, Shawn Kemp’li, Nate McMillan’lı Seattle SuperSonics’e 3-1 ile elenip hayal kırıklığı yaratıyordu.

 

Fakat 92 yılının Sarunas için bambaşka bir önemi vardı; o, NBA’den adam akıllı para kazanabilen yegane Litvanyalı olarak, yoksulluk içindeki Litvanya’ya bir milli takım yaratma ve elemeleri geçip 92 Barcelona Olimpiyatları’nda ilk Dream Team’in karşısına dikilme gayretine düşmüştü. Chris Mullin ve Bill Walton başta olmak üzere pek çok NBA oyuncusunun desteğiyle ABD çapında bir kampanya başlatan, turneler düzenleyip bağışlar toplayan, forma, bilet, konaklama gibi masrafları bizzat cebinden karşılayan ve Sabonis’inden Kurtinaitis’ine, Chomicius’undan 37’lik ihtiyar Jovaisa’sına ve koç Garastas’ına kadar herkesi arayıp bulup tek tek bu projeye ikna eden “Vatansever” Sarunas’in önderliğinde Litvanya milli takımı küllerinden canlandırılmış oldu ve New York’lu spor tasarımcısı Greg Speirs’ın sponsorluğunda üretilen “Slam Dunking Skeleton, Skullman” temalı özel t-shirtleri, ayakkabı sponsorları, reklam anlaşmaları sayesinde hem milli takımın giderleri karşılandı, hem de Litvanya’daki çocuklar için yapılan hayır işlerine para sağlandı. Dahası, 68 Kuşağı’na benzer bir “çiçek çocuklar” havası yaratıp kendilerini tüm dünyaya duyurabilmeleri sayesinde Barcelona’da Dream Team’den sonra en çok ilgi gören takım olmayı da başardılar[7].

 

Bu başarının yansıması, Olimpiyatlar’da bilfiil görülecekti. Genç yeteneklerden Arturas Karnishovas, Gintaras Einikis gibi isimleri de kadroya katan Litvanyalılar; Çin, Venezüella, Porto Riko, Avustralya, Brezilya gibi rakipleri ardı ardına devirecek, bir tek, gruplarda, tümden yıkılan Sovyetler Birliğinin halefliğini üstlenen Birleşmiş Takım’a (Unified Team) ve yarı finalde de Sarunas’ın 20 sayısına rağmen dev farkla Dream Team’e boyun eğeceklerdi. Nice takım arasından yükselip bronz madalya maçına gelebilmek, muazzam bir olaydı. Bronz madalyanın önündeki son rakip ise, yine, Unified Team’di. Aleksandr Volkov, Belostenny, Tikhonenko, Miglinieks, Vetra, Bazarevich, Berejnoi gibi, Litvanyalılar’ın Sovyetler dönemindeki eski takım arkadaşlarından kurulu Unified Team karşısında Sarunas’ın 29 sayı 8 ribaunt 3 asist ve 2 top çalması ve Sabonis’in 27 sayı 16 ribaunt 2 asist 2 top çalması sayesinde 82-78 galip gelen Litvanya, tarih yazıyor ve Sarunas sayesinde oluşturulan takım, ilk Olimpiyat macerasından bronz madalya ile ayrılıyordu. Sarunas turnuvayı maç başına 23.4 sayı 5 ribaunt 8.3 asist 3.1 top çalma gibi dehşetengiz ortalamalarla tamamlayarak, maç başına 24 sayı 12.5 ribaunt üreten Sabonis ile beraber takımını sırtlayan başat isim oluyordu. Üstüne bir de Vilnius’ta bir otel açıyordu Sarunas; keyifler yerindeydi…

 

Untitled 4Oysa 1991-92 ne kadar iyi bir seneyse, 1992-93 de bir o kadar kötü bir sene olacaktı Sarunas için. Olimpiyatların ardından idman yaparken ayağını ve fibula kemiğini kırıp sezon başına yetişemeyen Sarunas, nükseden sakatlığı yüzünden sadece 30 maçta forma giyebilecekti. Fakat bu kesintiye rağmen bu defa kısa forvet pozisyonunda boy gösterip, maç başına 28 dakikada 17.4 sayı 3 ribaunt 3.5 asist ve %50’nin üzerinde isabet oranı gibi rakamlar yakalamayı becerecek ve Yılın 6. Adamı oylamasında, bu defa Portland’lı Clifford Robinson’ın arkasında ikinci sırayı alacaktı, ki sadece 30 maç oynayabilmiş birisinin bu ödüle aday gösterilmesi bile Sarunas’ın oyuna ve takıma olan etkisini alenen ispatlar nitelikteydi. Gelgelelim, takımda adam akıllı bir uzun olsun diye Richmond feda edilerek alınan Billy Owens’ın beklentileri karşılayamaması ve Mullin’in de Sarunas gibi sakatlar kervanına katılması yüzünden, tüm yükü Tim Hardaway, Tyrone Hill ve çaylak Latrell Sprewell’in omzuna yıkan Warriors, sezonu 34-48 ile kapatıyordu.

 

Üstelik, Drazen Petrovic’in bir trafik kazasında vefat ettiği, Charles Barkley’nin sakatlandığı, Michael Jordan’ın basketbolu (ilk sefer) bıraktığı, Richard Dumas’ın uyuşturucu yüzünden ligden ihraç edildiği 1993 yılında Sarunas da kronikleşecek ciddi bir bacak sakatlığı yaşayarak tam 1,5 yıl sahalardan uzak kalacaktı. O’nun ve Sabonis’in yokluğunda Polonya ve Belarus’un olduğu gruba düşmesine rağmen 93 Eurobasket elemelerini geçemeyen Litvanya ise, 92’den sonra ilk kez bir turnuvaya katılamayacaktı. Olimpiyatlar’da bronz madalya ile kapatan Litvanya’nın düşüşü hazindi. Gelgelelim, bu durum, ülke basketbolunun kalkınması için Sarunas’a ilham verecekti ve o’nun girişimleriyle o sezon (bugün bile devam eden) Litvanya Basketbol Ligi kurulacaktı. 1993-94 senesini oynamadan geçirmek zorunda kalan Sarunas, kariyerinin en kötü günlerini yaşıyordu. Tim Hardaway de takımdan yollanmış, geriye çaylak pivot Chris Webber, Latrell Sprewell ve Chris Mullin kalmıştı. Buna rağmen 50 galibiyet alan Warriors play-offların ilk turunda Phoenix Suns’a boyun eğince, o yaz Sarunas, ertesi sezonun ortasında da Don Nelson takımdan gönderilecekti. O sakatken 1994 Dünya Şampiyonası’na Litvanya’nın katılamaması hiç de sürpriz olmuyordu elbette…

 

Evet, Sarunas, Temmuz 1994’teki bir takasla ilk göz ağrısından ayrılıp, Ricky Pierce, Carlos Rogers ve 2 adet 2. Tur draft hakkı karşılığında Seattle SuperSonics’in yolunu tutuyordu. Payton, Kemp, Schrempf gibi isimlerden kurulu yeni takımında yine benchten gelen skorerlik vazifesi o’na zimmetliydi; fakat 66 maçın 62’sinde kenardan gelen Sarunas, maç başına ancak 18 dakika süre bulabiliyor ve Warriors’a kıyasen çok daha yavaş tempoda oynayan Sonics’te 9.3 sayılık ortalamasıyla hemen her kategoride kariyerinin en düşük rakamlarına erişiyordu. Üstelik, play-offlarda da sakatlığı sebebiyle forma giyememişti ve saha içi isabet yüzdesi de ilk kez %50’nin altındaydı.

 

Fakat asıl drama, milli kariyerindeki tek eksiği, yani bir altın madalyayı kazanmak için ant içtiği 1995 Eurobasket Finali’nde yaşanacaktı. Yine 92’deki kadronun bir benzeriyle Rusya, Hırvatistan gibi devleri aşıp, gruplarda yenildikleri Yugoslavya ile altın madalya maçına çıkacaklardı; fakat ilk yarısı başa baş giden maçı ikinci yarıda hakem George Toliver skandal kararlarıyla katledecekti. Sabonis’in saçma düdüklerle maçtan atılmasının ardından Danilovic, Divac, Bodiroga ve Djordjevic gibi rakiplere karşı adeta tek başına mücadele eden Sarunas, hakemin işi iyice azıtması sonucu bitime 1 dakika kala dayanamayıp takımı benche çekecek ve protesto için maça dönmeyi reddedecekti. Gözyaşları içerisindeki Sarunas’ı maçı tamamlamaya ikna eden ise, o gün tam 41 sayı atıp üçlük çizgisi gerisinden kariyer gecesini yaşayan Djordjevic olacaktı. Sarunas’ın 32 sayısına karşın maçı ve şampiyonluğu lobi etkisiyle 96-90 Yugoslavlar kazansa bile, gönüllerde altın madalya, gümüşe mahkum edilen Litvanya’ya layık görülecekti. Maç başına ürettiği 23.7 sayıyla turnuvanın sayı kralı olan Sarunas ise, mağlubiyete rağmen şampiyonanın MVP’si seçilmekle avunacaktı (Sabonis ise 22 sayı 15,3 ribaunt ortalamalarıyla sayı krallığında ikinci, ribaunt krallığında birinci olacaktı)…

 

 

Untitled 6Sakatlıkların müzmin hale geldiği bünyesi yüzünden eski verimini yakalayamayacağı aşikar olan 31 yaşındaki Sarunas’ın ertesi sezon neredeyse bir hiç karşılığında Sacramento Kings’e takas edilmesi pek şaşırtıcı gelmemişti. Eski takım arkadaşı Richmond ile Kings’de buluşan Sarunas, sağlıklı kalıp oynayabildiği 53 maçın tamamında kenardan geliyor ve maç başına 20 dakikada 11 sayı 2.2 asist rakamlarını tutturuyordu. Kings’in oyun sistemi ve Sarunas’ın eski “vahşetinde” olamayan fiziği uyarınca asistlere ve dış şuta ağırlık vermesi gerektiği için, üçlük yüzdesi %40’a çıksa bile, Litvanyalı oyuncunun genel isabet yüzdesi yine %50’nin altına inmişti. Play-offların ilk turunda Sarunas 7.3 sayı 2 asist ortalamaları yakalasa dahi, Kings, Sarunas’ın eski takımı Sonics’e eleniyordu. 1995-96 sezonunu böyle bitiren Sarunas, asıl hedefi ise 96 Atlanta Olimpiyatları’nda madalya olarak belirliyordu. Bu defa Chomicius yoktu, fakat yine Sabonis, Kurtinaitis, Karnishovas, Einikis gibi as kadro yıldızları ve Stombergas ile Zukauskas kardeşler gibi gençlerden kurulu bir ekipleri vardı. Sabonis, Kurtinaitis ve Sarunas olmadan ekip Avustralya ile 5 hazırlık maçı yapmış, Olimpiyatlar’ın ilk maçında ise Hırvatistan’ı iki uzatma sonunda yıkmışlardı. Bu maçın yorgunluğu yüzünden Arjantin’e mağlup olan Litvanya’ya asıl darbe, Sarunas’ın sakatlığı sebebiyle ABD’ye karşı forma giyemeyecek olmasıydı. Yine de azmeden Litvanya, Yugoslavya’ya yarı finalde yorgunluk sebebiyle yenildikten sonra bronz madalyayı bu defa Avustralya’yı yenerek kazanıyor ve yeni bir destan yazıyordu. Sabonis 3.lük maçında 30 sayı 13 ribaunt 3 asist 5 blok ile yıkıcı güç olsa da, Sarunas da sakat halinde maç başına 11.2 sayılık ortalama tutturmayı başarıyor ve madalya gururunu bir kez daha tadıyordu. Ne yazık ki bu turnuvanın ardından Sabonis – Sarunas ikilisi bir daha aynı takımda buluşamayacaklardı – Sarunas milli formaya veda ediyordu…

 

1996-97 sezonuna, yakından tanıdığımız Mahmoud Abdul-Rauf karşılığında takas edildiği Denver’da başlayan Sarunas, müzmin bacak sakatlığının nüksetmesi sonucu sadece 17 maçta forma giyebilecek ve maç başına 15 dakika süre alıp 6.8 sayı üretebilecekti. Devamında ise, sakatlık o’nun bir daha sahalara dönmesine engel olacak ve Sarunas, şanlı kariyerini bitirmek zorunda kalacaktı. Geride bıraktığı kariyerinde Golden State tarihinin şut isabet yüzdesi en yüksek guardı olmak gibi mertebeler vardı, ve artık “Şu Litvanyalı” diye değil, herkese ezberlettiği ismiyle hatırlanacaktı.

 

Yakın arkadaşı Mullin’in ifadesiyle “Avrupalı oyunculara dair tüm önyargıları kıran ilk isimlerden birisi” idi Sarunas Marciulionis, hatta Mullin Sarunas için “gördüğüm en iyi oyuncu” iltifatını da kullanmaktan çekinmeyecekti. “Chicago maçlarında Michael Jordan ile Scottie Pippen, Sarunas’ı savunma görevini hep birbirlerine atmaya çalışırlardı; çünkü Sarunas o kadar güçlüydü ki, o’nu savunanın muhakkak canı yanar ve canı çıkardı” diye de ekleyecekti Mullin. Don Nelson “Potaya gidişini hiçbir kuvvet engelleyemezdi” diyor Sarunas’tan bahsederken[8], ve Run TMC üyeleri her daim o’na hakkını teslim ediyorlar[9]. 1989 San Francisco depreminde ve bir tren kazasının ardından yaralılara gönüllü yardıma gidecek kadar alicenap olan Sarunas, ülkesi ve basketbol adına hiç yetinmeyip, hep daha fazlasını amaçladı. Bu maksatla 1999 yılında, Zalgiris’in Euroleague şampiyonluğu yaşadığı sene, şu an Baltık Ligi’nin bünyesinde barınan Kuzey Avrupa Basketbol Ligi’ni kurdu ve ülkesinde Sarunas Marciulionis Basketbol Akademisi’ni açarak genç yeteneklere irfanını aktarıp altyapının önemini gösterdi. O bu yoldan giderken, Sabonis de halihazırda Litvanya Federasyonu Başkanlığı görevini yürütüyor – yani ikisi de hizmetten ve basketboldan hiç kopmuyorlar.

 

Hemen her resminde Sarunas’ı kancaya benzer elleri, zırhlı bir davarkovanı andıran yıpratıcı kuvveti ve köşeli yüzüne iliştirdiği kaytan bıyığıyla topu belinin arkasından geçirip potaya drive ederken görebilirsiniz; şaşırmayın, çünkü bu o’nun markalaşmış halidir. Karısının tavsiyesi üzerine bıyıklarını kesene dek Sarunas hep “Litvanya’nın Bıyıklısı” olarak anıldı ve iğreti bıyığı ve çarpık gülümsemesi ile hafızalarda yer etti. İmajı bir yana, Litvanya’nın en başarılı iş adamlarından birisi de olmayı başaran Sarunas Marciulionis, bileğinin hakkıyla 2014 yılında Naismith Şöhretler Müzesi’ne, 2015’te ise FIBA Şöhretler Müzesi’ne dahil edildi. 17 yaşında basketbola başlayan ve hiç en üst düzey bir kulüpte veya kulüp düzeyindeki uluslararası turnuvada oynamadan dosdoğru er meydanına, NBA’e gidip iz bırakan ve Avrupalı oyunculara olan sabit fikirleri yıkıp yeni nesillere NBA kapısını açan birisi için, hiç de fena ve az bir başarı değil doğrusu…

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=E2ckZBLdZPA: MJ vs Sarunas

https://www.youtube.com/watch?v=4fW9_JaAYJo: Sarunas vs Bulls

https://www.youtube.com/watch?v=InSibYSXkCw: Sarunas vs Sonics

https://www.youtube.com/watch?v=v-IWP1joZcM: Sarunas vs Hawks

https://www.youtube.com/watch?v=QSxhGLpoZVo: GSW vs Spurs

https://www.youtube.com/watch?v=XzVVheR8Csg: Sarunas’ın SSCB görüntüleri

https://www.youtube.com/watch?v=yrqLn4Th300: FIBA Hall of Fame’e giriş konuşması

https://www.youtube.com/watch?v=bEm5WE8kITk: Kariyerine retrospektif bir bakış

https://www.youtube.com/watch?v=lWwbi0wl4T8: Sarunas vs Drazen

BONUS:

https://www.youtube.com/watch?v=lOF-bN3scXM: USSR vs ATL uzatmaya giden maçın görüntüleri

 

[1] http://www.si.com/vault/1987/11/02/116514/in-your-face-comrades-in-the-first-match-between-the-ussr-and-the-nba-the-bucks-romped-127-100

[2] http://articles.chicagotribune.com/1987-10-26/sports/8703200864_1_soviets-jack-sikma-paul-pressey

[3] http://www.nba.com/global/games2013/all-time-international-game-list.html

[4] http://www.nba.com/hawks/recalling-hawks-trip-russia-1988

[5] http://www.si.com/vault/1988/08/08/118149/rare-birds-sighted-the-atlanta-hawks-banked-one-off-the-glasnost-in-an-unusual-visit-to-the-ussr

[6] https://www.youtube.com/watch?v=PKjEcZoQ2Qc

[7] https://www.youtube.com/watch?v=PKjEcZoQ2Qc

[8] https://www.youtube.com/watch?v=x9zBndgbHKs

[9] https://www.youtube.com/watch?v=ve6WGCpuxSY (11.49 ve sonrası)

Yazar: Efe Özenç

NBA Gunlukleri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir