NBA Günlükleri

James ararsa, açarsın

Geçen yılın yazında bir zamandı. Haziran başları belki. Telefonum ışık saçtı ve ekranda o ismi gördüm:

James Harden

James ve ben 2007’deki McDonald’s All-American maçında oynadığımızdan beri sıkı arkadaştık, ama beni herhangi bir öğleden sonra niye aradığına dair bir fikrim yoktu. Açtım ve ben daha hiçbir şey söyleyemeden, James şöyle başladı:

“Bizim takımla anlaşma imzalıyor musun, imzalamıyor musun?”

Hiç öyle; “Naber? Nasılsın?” falan yok. Tamamıyla iş.

Serbest oyuncu olduğumu biliyordu ve zannımca daha bir ay boyunca kontrat imzalayamayacağımı pek de umursamıyordu. Bana penetre üzerinden kendine şut yaratabilen, diğer oyuncular için pozisyonlar üretebilen ve takımın yükünü onun sırtından birazcık da olsa alabilecek bir oyun kurucuya ihtiyacı olduğunu söyledi.

“Bu tam da sensin!” dedi.

Tam manasıyla şaşırıp kalmıştım. Yıllarca aynı takımda oynamanın ne kadar keyifli olabileceğini düşünmüştük. James’e bu konuyu düşüneceğimi söyledim.

Neredeyse kapatır kapatmaz, telefonum yeniden aydınlandı. Bu sefer arayan Trevor Ariza’ydı.

“Bizim takımla anlaşma imzalıyor musun, imzalamıyor musun?”

Sanki koordine şekilde saldırıyorlardı. Aklımdan “Vay be, bu adamların şakası yok.” Diye geçirdim. Trevor bana takımın antrenman programının bana nasıl iyi gelebileceğini söyleyip, onlarla en az 10 yıl daha genç hissedeceğim konusunda yemin etti. Şehir hakkında da birkaç dakika bir şeyler anlattıktan sonra kapattık.

Bunun sonuncu olacağını düşünmüştüm. Ama sonra, sonraki gün hemen hemen aynı saatte… Telefonumda aynı titreşim.

James Harden

Ve bu serbest oyuncuların takımlarla kontrat imzalayabilecekleri ilk gün olan 1 Haziran’a kadar böyle devam etti(Çok kısa bir süre sonra Rockets ile imzaladım). James ve Trevor, aradılar, takımı anlattılar, bana benim takımın tek eksik parçası olduğumu söylediler.

Kulaklarım kanayana kadar devam etti bu. Etrafta “playoff’lar” ve “ şampiyonluk” gibi kelimeler dolaşıyordu. Bana durdurulamaz bir hücum oluşturacağımızı ve tarihe geçecek sayılar çıkartacağımızı söylediler. Rocket’s oyun anlayışının – her zaman topu boşta olan kişiye aktar – eğlenceli olacağını söylediler.

Bahsetmedikleri tek şey ise – bir kere bile – oyuna kenarda başlayacağımdı.

Koç D’Antoni sizinle oyun oynamaz. Direkt konuşur.

Kasımda bana beni ilk beşten çıkartacağını anlatırken tek söylediği şuydu: “Seni kenara alıyorum.”.

Bam! Hiç konuya girmeye çalışmadı. Hiç alıştıra alıştıra konuşmadı. İşte öylece, ilk beşteki yerimi kaybettim. Sezon başlayalı 11 maç olmuştu.

Tüm hayatımca ilk beş oyuncusu olmuştum, çocukluğumdaki Indianapolis JCC’den liseye, oradan da NBA’e. Kenardan gelerek oynamak bana bütünüyle yabancı bir şeydi.

Sezona 6-5 ile başladık, yani bir şeylerin yolunda olmadığı çok açıktı. Top yeterince enerji bulamıyordu, koçun sevdiği tabirle. Savunmamız rotasyonlarda bir adım yavaş kalıyordu. Suda sadece çırpınarak ayakta kalmaya çalışıyorduk ve batı konferansındaki herhangi bir takım bunu yapamaz. Sezon başlamadan önce şampiyonluğu düşünüyorduk, ancak o noktada playoff’a kalsak kendimizi şanslı sayacaktık. Değişiklik yapmaya ihtiyacımız vardı. Koç benim yeni rolümün bunlardan biri olacağına karar verdi.

Kanımca şikâyet edebilirdim. Ama sonra küçük kardeşlerimi düşündüm ve nasıl ben daha bu lige bile girmeden çok daha önce, çocukluğumun beni bu an için hazırladığını…

İki erkek kardeşim var, ikisi de benden küçük. Hepimiz basketbol oynamaya bayılıyorduk. Büyürken sadece bir kuralım vardı: Eğer küçük kardeşlerim benimle top oynamak istiyorlarsa, benim seviyeme çıkmaları gerekliydi. Bu her zaman  %100’ünü ortaya koymak demekti, hiçbir istisna yok. Bahaneler yok. Mızmızlanmak yok.

Büyümeye devam ettikçe her birimiz ayrı bir oyun stili geliştirdik. Farklı yeteneklere sahip olduk. Ben skorer ve oyun kurucuydum. Şut atmayı seviyordum. Evan, benden 2 yaş küçük olan, bildiğiniz Bulldog’du, dik kafalı, tüm kirli işleri yapacak bir savunmacı. Eron, benden 9 yaş küçük olan ve şu anda Seton Hall için oynayan, delici bir oyuncu ve bir şutördü.

Stillerimiz farklı farklıydı, ama benim kuralım bununla alakalı değildi. Benim umursadığım efor sarf etmekti, her durumda tüm gücünü kullanmaktı. Bu diğer her şeyden daha çok önem arz ediyordu.

Evan ile bire bir maçlarım kıran kırana birer dövüştü. Ben yaşça da, boyutça da daha büyüktüm, o yüzden içeri penetrelerimde onu yere devirirdim. Bazen de o, post’ta beni geriye doğru iterken göğsüme bir dirsek çıkarırdı fark ettirmeden. Sıyrıklarımız, eziklerimiz, kanayan burunlarımız olurdu ama başka türlüsünü de yapamazdık.

Eron ile şut yarışmasına girdiğimizde, mücadeleyi ona karşı hiç azaltmazdım, benden çok daha küçük olsa bile. Eğer ortaya koydukları çaba benimkini karşılayamıyorsa onlarla aynı sahaya adım bile atmazdım.

Bir basketbol ailesinde abi olmanın getirdiği birçok sorumluluk var. Ben hep yaptıklarıma kardeşlerimi de dahil etmeye çalıştım, eğer onlar çaba sarf etmeye istekli olurlarsa. Biliyordum ki, eğer daimi olarak tüm gücümüzü kullanmazsak hiçbirimiz gelişemeyecekti. Onlar benim kuralıma uydukça, onlara yardım etmek için onlara zaman ayırmaktan gayet mutluydum.

Evan ve ben birkaç yıl boyunca ortaokulda ve lisede birlikte oynayabilecek kadar şanslıydık. Büyük ihtimalle o takımlarda ben çok daha fazla şut attım, ancak Evan’ın da işlerinin yolunda olmasından emin olmak istiyordum. O noktada bir 11.sınıf öğrencisi olarak ülkedeki en iyi 2.oyuncuydum ve biraz daha az şut atıp biraz daha fazla pas vermek benim sıralamamı pek de baltalamayacaktı ve Evan’a yardım edecekti.

Basketbol işte bundan ibaret: Fedakârlık.

İletişim, şutları sokmak, box-out’lar, şutörleri yakından savunmak; bunların hepsi önemli ancak fedakârlık olmadan hiçbiri bir öneme sahip olamaz.

Yani, Koç D’Antoni bana beni altıncı adam rolünde istediğini söyledi, anında kardeşlerim geldi aklıma, onlara aşılamaya çalıştığım o fikir yani, hangi durumda olursan olup tüm gücünü kullanmak ve takım için kendini feda etmek. Artık sıra kendi tavsiyeme uymak konusunda bana gelmişti.

Bir sebepten ötürü, altıncı adam olmakla ilgili hala kötücül bir fikir var. Bazı taraftarlar o pozisyona geçirilmenin rütbe sökülmesi gibi olduğunu düşünüyorlar. Belki de kenardan gelen oyuncunun en iyi zamanlarını geride bıraktığını ve artık koçun güvenini kaybettiğini düşünüyorlardır.

Ama olayın bunla alakası yok.

En iyi oyuncularınızdan birini kenarda başlatmak ve oyuna sonradan almak rakibinizin zayıf olabilecek bir ikinci beşine fark atma veya onların attığı farkı eritme gibi şeylerde size yardımcı olabilir.

Ve ben altıncı adam olmak için gereken şeylerden gerçekten keyif almaya başladım. Oyuna kenardan başlamak bana oyunu okuma ve planımızı ona göre inceleyebilme imkanı veriyor.

Tamam, bu gece Clippers çemberi bize göstermiyor. Şut atmaya hazır olmalıyım.

Bir dakika ya, hakemler bu faulü Clint’e mi çaldı!? Hmm.. En azından şimdi biliyorum ki potaya giderken daha agresif olabilirim.

Oyunun gelişimini izlediklerimden öğrendiklerimi hesaba katmaya bir başlayınca – Hakemlerin oyunu akışına bırakması olsun veya savunmacıların şutörleri baskılaması olsun – parkeye geçtiğim anda oyuna yaklaşımımın ne olacağını çözmüş oluyordum.

Altıncı adam olarak yeni bir şey yaptığımı iddia etmiyorum. Hala tüm kariyerim boyunca olduğum oyuncuyum, sadece yeteneklerimi beni savunan oyuncuya bağlı olarak daha değişik kullanıyorum.

James’le birlikte sahadayken, çoğu zaman topu o yönlendirecekti. Benim işim oyunu genişletmek ve boşa kaçmak. James ve ben sahada birlikteyken sayılarımın birçoğunun spot-up fırsatları üzerinden gelmesi tesadüf değil.

Oyunları incelerseniz göreceksiniz, sadece James’in kaç kişiyi üstüne çektiğine bakın. Beni savunan kişi James’i potaya gitmekten alıkoymaya o denli odaklanıyor ki, beni köşede tamamıyla unutuyor. Benim için sıkıntı yok. Bağırmama veya elimi kaldırmama gerek yok çünkü James’in öyle harika bir saha görüşü var ki, çoktan benim köşede boş kaldığımı gördüğünü biliyorum. Tek yapmam gereken pası beklemek.

Muhakkak ki, biliyorum, her zaman bu kadar şanslı olmayacağım ve her pozisyon sadece köşede bekleyemem. Bazen kendi açık alanlarımı oluşturmam gereken zamanlar da oluyor.

James penetresini kestiğinde, 4 savunmacı ona odaklanıyor. Savunmacım bana hâlâ yeterince yakın, yani James üç sayı çizgisinin gerisinde beni topla buluştursa bile savunmacım şutumu tehdit edecek. Ama aynı zamanda savunmacımın odağının büyük kısmı James üzerinde. Beni sadece gözünün köşesi ile görebiliyor. Bu sayede çok daha efektif fake’ler kullanıp birden potaya doğru hücum ediyorum, James’in de topu doğru anda bana vereceğini de biliyorum.

James kenara geçtiğinde ise rolüm biraz değişiyor. Çoğu zaman ikinci beşler oyuna enerji katacak kişilerdir. Bu onları aşağılamak değil, bu adamlar takım için gerek savunmada adam durdurmakta, gerekse de gözü kapalı şut tehdidi oluşturmakta da en az bir o kadar önemli. Ancak bazen, sahada ben ve ikinci beş varken, ben daha fazla skorer ve oyun kurucu olmak durumunda kalıyorum.

Eğer potaya doğru bir boşluk görürsem veya boş bir atış fırsatı yakalarsam, bunu kullanırım. Eğer takım arkadaşlarım daha iyi bir boşluk yakalarsa, o zaman topu onlar alır. Ben temel olarak tüm kariyerim boyunca böyle oynadım. Sadece bu sefer biraz daha farklı yapıyorum o kadar. Hatta bu sefer biraz daha iyi yaptığımı da söyleyebilirsiniz. Kariyerimin en az sure aldığım ikinci senesini geçiriyorum ama aynı zamanda da kariyerimin en iyi sezonlarından birindeyim.

Hepsi kendimden takıma biraz daha fazla verdiğim için.

Evet, koç bana kenara çekileceğimi söylediğinde söylenebilirdim. Menajerimi arayıp takaslanmak istediğimi söyleyebilirdim. Birçok şey yapabilirdim. Ama benim yetiştirilme tarzım bu değil, kardeşlerime öğrettiğim bu değil.

Bakın, fedakârlık bir tür yük değildir, aksine bir fırsattır. Ve eğer onu kabul ederseniz, takımınızın nihai potansiyeline ulaşmasını engelleyen kilidi acarsınız. Bu tüm sene boyunca benim yaptığım / bizim yaptığımız şey. Bu sezon takımın iyiliği için değişiklikler yaptık ve hiç şu ankinden daha tehlikeli olmamıştık. Pat ilk maçta alev alınca, sürekli onu bulduk. James oyunu eline alınca, ona karışmadık. Ve OKC’nin tüm savunması ona kitlenince, biliyordum ki onun beni bulması sadece an meselesi.

Ben sadece beni aramış olduğu için mutluyum. Elli kez.

 

ERIC GORDON / The Players Tribune

Çeviren: Mehmet Furkan SARICA

NBA Gunlukleri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir