NBA Günlükleri

Bir NBA simgesi olma yolunda

[tps_title]

[/tps_title]

Pazar günü ansızın aramızdan ayrılan ve sevenlerini büyük hüzne uğratan Kobe Bryant için kariyerinin başlarında LA Times’ın Lakers muhabirliğini yapan Howard Beck dokunaklı bir yazı kaleme aldı. Şu an Bleacher Report için çalışan Beck efsane oyuncuyla ilgili anılarını ve düşüncelerini işte bu yazıyla paylaştı: 

“Howard, bugün bana ihtiyacın var mı?”

Bu ses tam arkamdan geldi fakat kafamı çevirmeden önce sorunun kimden geldiğini biliyordum.

Kobe Bryant L.A. Southwest College’deki spor salonundan çıkışa doğru ilerliyordu. Antrenman bitmişti, oyuncular yavaşça dağılıyordu ve ben de tam o sırada Robert Horry’e bir şey soruyordum.

Kobe ligde henüz ikinci sezonunu geçiren 19 yaşında bir gençti. Henüz All-star olmayan, şampiyon olmayan, bir simge haline gelmeyen, ne kahraman ne de kötü bir adam olan, henüz Mamba olmayan biriydi. Sadece Lower Merion Lisesi’nden gelen , akıcı İtalyanca konuşan, birazcık da Michael Jordan gibi oynayan fiyakalı ve karizmatik bir “Kob” idi.

Ben o zamanlar Lakers için tam mesai yazan bir avuç kişiden biriydim. Kobe ve ben birbirimizi yeni yeni tanımaya başlıyorduk. Antrenman öncesinde rutin olarak yaptığı şut çalışmasını tamamladığını görmedim. Çekip gidebilirdi fakat durdu ve “Bana ihtiyacın var mı?” dedi. Şimdi ve sonrasında genç dehaların da bir molaya ihtiyacı olmasına rağmen: Hayır. İyiyim dedim.

Kobe Bryant gitti – bunun şoku bu yazıyı yazarken hala taze- ve hepimiz hafızalarımızdaki rahatlatıcı anılar seçkisini eşeleyeceğiz: Bizi heyecanlandıran akrobatik hareketlerini, bize ilham olan tekniksel performanslarını, bizi yerimizden oynatan inatçı dayanıklılığını.

Bu matem halinde Kobe’nin şiddetli tutkusunu ve bağlılığını, saf oyun ve aile sevgisini anacağız. Onun sportif şölenine saygı göstereceğiz. Tüm bu şutlar ve sayılar, tüm bu clutch anlar, Shaq, Fox, Fisher ve Gasol’e attığı yerinde paslar, tüm bu ödüller, bu pankartlar ve yüzükler, tüm bu güzel patlayan konfetilerle onu anacağız.

Ben, insanlığını hatırlayacağım (ve biliyorum ki  Kobe’nin bu yanıyla ilgili hikayeler ondan geri kalanlar gibi oldukça karmaşık). NBA yıldızları hayatlarını küçük bir akvaryum girdabında yaşar, tüm zaferleri ve attıkları her yanlış adım kayda alınır, çerçevelenir ve kenara koyulur. Bir Lakers yıldızı için bu  durum 100 kat daha fazladır. Şöhret her şeyi çarpıtır.

Kobe’nin her zaman çabaladığını gördüm. Kendini takım arkadaşlarından soyutladığını, akrabalarını uzağında tuttuğunu, yalnız ve somurtkan bir ifadeye büründüğünü gördüm. Bu Kobe 2000’lerin ortasında doğan, çenesi perçinli ve dışarıda, otoriter, acımasız olandı. Mamba’ydı.

Fakat benim ilk zamanlarda tanıdığım Kobe sıcak, cana yakın, entelektüel anlamda meraklı, kişisel bağlar kurmaya hevesli biriydi. “Howard, bana ihtiyacın var mı?”

Kendisinden büyük iki kız kardeşi Shaya ve Sharia’nın antrenmana geldiği ve gururlu genç kardeşin sıcak bir şekilde ablalarını tanıttığı günü her zaman hatırlayacağım.

Lisedeki koçunun onu ziyaret ettiği ve Kobe’nin kendisini sinsice “işte bana pas vermemeyi öğreten adam” diye tanıştırdığı günü hep hatırlayacağım.

Haziran 2000’in bir akşamında Kobe’nin antrenör masasına oturup şampanya açtığı, yüzündeki kocaman ve sersemce gülümsemeyle birlikte hemen yanındaki genç kadına sarılıp “Howard, bu Vanessa.” dediği günü hep hatırlayacağım.

Bir yıl sonra, bu sefer Philadelphia’da, Lakers ikinci şampiyonluğuna ulaştı. Soyunma odasının sonlarında her tarafa sıçramış köpükler vardı, şampanyalar her yere saçılmıştı ve Shaq önderliğindeki herkes hep bir ağızdan DMX’in “Party Up” şarkısını söylüyordu. En uzak köşede sessizce oturup derin derin düşünceler içerisinde olan Kobe dışındaki herkes.

Bu yükselen meydan okumanın altında her zaman bir kırılganlık gördüm. Kobe buraya erkeklerin liginde oynayan bir genç olarak geldi. Çocukluğunu İtalya’da geçiren, oyundaki en güçlü uzunun yanında yer edinmeye çalışan kültürlü bir kenar mahalle çocuğu olarak… Eski arkadaşları tarafından verilen partilerden ve kulüplerden uzak duran, içe dönük, iyi huylu bir çocuk olarak…

Üstün zekâlı bir çocuktan süper yıldıza dönüştüğü zaman bile ilk yılları kolay geçmedi. Yirmili yaşlarının başında olan herkes gibi sahanın içinde ve dışında kendine sadece kimlik ve güvenli bir yer oluşturmaya çalışıyordu. Shaq ona yüz vermedi. Kendisinden büyük olan ve Shaq’ın coşkusuna kapılan takım arkadaşları çok daha ketum duran Kobe ile iletişim kurmayı zor buldu.

Fakat Kobe bu bağı kurmaya çok istekliydi.

Bir akşam soyunma odasında, bir turnuvanın açık olduğu televizyona doğru bakarak bana “Howard, golf oynar mısın?” diye sordu. Hayır, peki sen oynar mısın diye cevap verince “Uzmanlaşamayacağım bir şeyi asla oynamam.” Dedi. “Peki basketbolda uzmanlaşabilecek misin?” “Kesinlikle.” dedi. Kesinlikle.

“Kesinlikle” Kobe’nin röportajlarda sıkça kullandığı kurtarıcı bir kelimeydi. Hayatımda gördüğüm kendinden en emin insan için mükemmel bir kelime tikiydi. Kobe bir sonraki Michael Jordan olacağını düşünüyor muydu? Kesinlikle. Çok sayıda şampiyonluk kazanacağını düşünüyor muydu? Kesinlikle. Shaq olmadan da takımın lideri olabilir miydi? Kesinlikle. Tüm zamanların en iyilerinden olabilir miydi? Kesinlikle. Tüm bunlara Kobe lige girdiğinde önceden yazılmış veya kesin gözüyle bakılıyor muydu? Herkese göre değil ama Kobe’ye göre öyle.

Şüphesiz, Lower Marion’dan gelen çok yetenekli biriydi. Düzgün hareketlere, olağanüstü içgüdüye, hatırı sayılır bir sıçrama gücüne sahipti. Ancak hiçbir zaman en büyük, en hızlı, en güçlü veya en esnek olmadı. Vince Carter daha yükseklere sıçrardı, Allen Iverson çok daha çabuktu, Tracy McGrady daha uzundu.

Kobe’yi onlardan yüksek bir seviyeye taşıyan şey kuvvetli top sürüşü ve mutlak odağıydı. Hiç kimse ondan sıkı ve uzun çalışmadı. Hiç kimse ondan daha fazla oyun kasetleri üzerinde vakit harcamadı. Şu meslek hayatımda onun dışında hiç kimse işine bu kadar düşkün değildi.

İlk yıllarda eleştirmenler Kobe’yi Michael Jordan modeline büründüğü, onun hareketlerini tıpatıp aldığı ve hatta ses tonunu bile kopya ettiği için eleştirdi. Ne kadar kendini bilmez, ne kadar küstahça! Evet, tüm bunlara sahipti. Jordan’a tarz ve benzerlik açısından en çok yaklaşan da oydu. Bunun ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz? Başkası gibi olmak isteyen kaç varisin bu kıyaslamadan kaçtığını biliyor musunuz? Kobe bunu kucakladı.

Kobe’nin spor salonunda saatlerce zaman geçirdiği üzerine anlatılan hikâyeler? Hepsi doğru. Sezon dışında? Hiçbir zaman dış olmadı. Bir yazı tek başına, bomboş bir sahada kendisine karşı savunma görevi gören birkaç bükülmüş sandalyeyle birlikte basket bulabileceği çeşitli hareketler yapmaya çalışarak geçirdi. Herhangi birinden şüpheyle karşılayacağınız bir hikâyeye mi benziyor? Hem de Kobe’den? Bunun doğru olduğunu biliyorsunuz. Kesinlikle.

Kobe sadece oyunu domine etmedi. Başkalarının da aynı şeyi yapmasına ilham oldu. NBA yıldızlarının bir nesli, Demar DeRozan’dan Kyrie Irving’e veya Joel Embiid’e, hepsi Kobe’yi rol model, ilham kaynağı ve ilham perisi olarak aldı. Neredeyse bütün lig Pazar günü Twitter’da hürmetlerini, sevgilerini ve kederlerini paylaştı.

Ancak tek bir takım bile pazar günü oynanacak maçların iptali için talepte bulunmadı ki olması gereken de buydu. Aşil tendonunu yırttıktan sonra serbest atıştan sayı bulmaya çalışan, hayal edebileceğiniz tüm sakatlıklarla birlikte oynayan Kobe Bryant bu öneriden çekinirdi. Kobe maçların oynanmasını ister miydi? Lanet olsun ki öyle – işte o böyle söylerdi.

Kobe’den ilham alan sadece sporcular değildi. İçini dökenler arasında, ulusal siyasette çalışan bir arkadaşım vardı ve tarafından aldığım mesajda bana “Çalışma ahlakımda Kobe’yi örnek almaya çalıştım.” dedi.

Kazandığı beş yüzüğe yaraşır bir şekilde Kobe kendisini tamamıyla ve tutkuyla basketboldan sonraki kariyerine, film ve televizyon programı yapmaya, çocuklarının kitaplarına, Oscar ve Emmy ödüllerine adadı.

Emekli olur, sakinleşir ve PTA’de (Ulusal ebeveyn ve öğretmen birliği) yer alabilirdi. Çocuklarını her gün okula kendisi götürebilirdi ancak Kobe bu değildi. Kobe, Mamba Spor Akademesi’ni, basketbol yerleşkesini açtı ve genç kızlara oyunu öğretmenin önemini özellikle vurguladı. Kadın sporcuları şampiyon yaptı ve son zamanlarda WNBA oyuncularının NBA’de mücadele edebileceğini iddia etti.

Bu tutkuyu ve titiz çalışma ahlakını ikinci büyük kızına, Pazar günü Kaliforniya Calabasas’ta babasıyla birlikte hayatını kaybeden 13 yaşındaki Gianna’ya aktarmayı başardı. O gün her zamanki şekilde maça gidiyorlardı.

Haberler yayılalı birkaç saat oldu. Parmaklarım hala titriyor, boğazım düğüm düğüm, zihnim darmadağın. Bu işte böyle bir sporcuyu bir daha ne kadar isteseniz de göremeyeceksiniz.

Fakat şunu biliyorum ki Kobe son derece önemsedi. Basketbolu, bırakacağı mirası, ailesini… O sırada ne yapıyorsa onda en iyisi olmak için elinden geleni yapmayı, babalık olsun, oynamak olsun, hepsini önemsedi.

2016’da emekli olmasından haftalar önce Lakers’ın bir maçı için Kobe’ye kısa bir ziyarette bulundum. Ona teşekkürlerimi ve tebriklerimi iletmek istediğimi belirttim. Son maçına katılmayı planlamıyordum.

Ters ters bakıp gülümseyerek “Ne?” diye bağırdı. “17’imde burada olmayacaksın adamım, lanet olası 37’imde beni yalnız mı bırakacaksın?” Elinin tersiyle göğsüme vurdu ve “Hadi adamım! Macerayı bitir!” dedi. Ben de öyle yaptım ve bir oyuncunun şu ana kadar sahneleyebileceği en büyük veda maçına şahit oldum.

Los Angeles’ta geçirdiğim yedi yıl içerisinde her gün Kobe’yi izleme ve onun hakkında yazılar yazma ayrıcalığına eriştim. 2004’te New York’a taşındığımda belirsiz aralıklarla bunu yapmaya devam ettim. Biz yazarlar sadece elimizdeki materyallerin, karşılaştığımız insanların, şahit olduğumuz performansların, keşfettiğimiz karakterlerin iyiliği kadar iyiyiz.

Kobe çoğumuza çok şey kattı. Ve bu yüzden ona sonsuza dek borçluyum.

“Howard, bana ihtiyacın var mı?”

Evet. Evet. İhtiyacım vardı. Teşekkürler Kob.

Yasin Osman Kara

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir