NBA Günlükleri

Stephon Marbury ve Hayat Yolculuğu

NBA’de 13 sezon geçiren ve Minnesota Timberwolves, Phoenix Suns, New Jersey Nets, New York Knicks gibi takımların formasını giyen, 2 kez All-Star, 2 kez de en iyi üçüncü beşe seçilen Stephon Marbury’nin, Slam Dergisi’ne verdiği röportajın çevirisi sizlerle. Marbury, derginin başındaki isim, Dennis Page’le bir araya geldi ve kariyeriyle alakalı soruları yanıtladı. Marbury, Coney Island’da başlayan ve Çin’e kadar uzanan hikayesini paylaştı.

BAŞLANGIÇ

Dennis Page: Sürekli, oyuncu olarak bir mikroskobun altında büyümek nasıldı?

Stephon Marbury: Bu durum, kardeşlerim sayesinde benim için çok kolaydı çünkü çok tecrübeli birkaç koça sahiptim. Asla kendimi yukarıda hissettiğim bir durumum olmadı. Her zaman basketbolcu olabileceğimin farkındaydım. Yani neler olacağına dair hep bir fikrim vardı. Kardeşim All-American’dı. En büyük abim Dominique Wilkins’le beraber Georgia’da oynamıştı. Diğer kardeşim Texas A&M’de oynamıştı. Tüm kardeşlerim büyük okullarda ve Division 1’de oynadılar. Benim için asıl mesele onların yapamadığı şeyleri nasıl yapabileceğimi öğrenmekle alakalıydı. Baskı yoktu. Basketbol oynamak kolaydı. Bu, işin kolay kısmıydı. Baskı, Lincoln’de şampiyonluk kovalarken oluştu.

DP: Gerçekten bu baskıyı hissettin mi? NBA’i düşünmüyor muydun?

SM: NBA’e gideceğimi biliyordum. Birçok çocuktan daha iyiydim. Kendi sınıfımdaki en üst düzey oyunculardan biriydim ve halk tarafından bilinen diğer oyuncular gibi oynamıyordum. Oyun, onların bildiğinden çok daha farklıydı. Ben basketbol oynamıyordum. Ben, ciddi manada açıları öğrenmeye çalışıyordum, savunmada en iyi tercihin ne olacağını öğrenmeye çalışıyordum, şut nerede atılır, asist nasıl koklanır bunları öğrenmeye çalışıyordum. Başkalarının çalışmadıkları şeylere çalışıyordum.

DP: Neden Georgia Tech?

SM: Syracuse’a odaklanmıştım. Muhtemelen Syracuse’a gitmeyi, onların beni istediğinden daha fazla istemiştim.

DP: Bu nasıl olabilir? Koç Jim Beiheim seni nasıl almaz?

SM: Beiheim, kolej ziyaretleri sırasında evime geldi. Konuşmaya başladı ve en son şöyle bitirdi,”Sana şu an sadece şunu söyleyebilirim, ilk beş başlayacağının sözünü veremem.”, bunu der demez abilerim orayı terk etti. Bu da ziyaretin sonu oldu. 10 15 dakika dahi sürmemiştir. Geldi, bunu söyledi ve ben de ona “Bunu neden söyledin ki şimdi? “ dercesine baktım. Beni orada istemiyor gibiydi. Benim oraya gelmemi istediğini düşünmüyorum.

DP: Her koç bunu söyler ama sen Amerikan’nın bir numarasısın…

SM: Kesinlikle. Bu yüzden onun beni okulda istemediğini düşünüyorum. Sanırım benim iyi bir seçenek olduğumu düşünmediler veya benim erkenden okulu terk edeceğimi düşündüler, bilmiyorum. Fakat daha sonra, Syracuse’dan bir gece sonra Georgia Tech geldi. Koç Bobby Cremins geldi ve “Sana şimdiden söylüyorum, topu senin eline teslim edeceğim.”,dedi, annem de “İşte ben de bundan bahsediyorum”, dedi ve konuşmaya başladık, gerisini tarih yazdı. Tam olarak olan buydu.

DP: Yani Georgia Tech’te yıldız oldun. Turnuvaya gitmiştiniz, değil mi?

SM: Sweet 16’e kadar ilerledik ve Cincinnati’ye kaybettik. Sonrası, komik hikaye aslında, oynadık, kaybettik, Atlanta’ya döndük. Döndüğümüzde, idman ve maçlarımızı yaptığımız tesise gittik. Pılımı pırtımı topladım ve çıkıyordum, o sırada koç Cremins içeri giriyordu ve şöyleydi “Stephon, ne yapıyorsun?”

DP: NBA’e gidiyorum adamım (gülüşmeler)

SM: Ona, “lige gidiyorum”, dedim ve arabaya yürümeye devam ettim. O da şöyle dedi “Sınıf ne olacak?”, ben de “Sınıf ne olacak?”, dedim ve başka tek bir şey söylemedim. (gülüşmeler)

DP: Tam da sophomore (ikinci sene) yılın için geri dönmeyi düşünmedin mi diye soracaktım.

SM: Hayır, hiç öyle bir düşüncem olmadı. Virginia’ya karşı oynadık ve Harold Deane’i mahvettim. Ulusal televizyonda yayınlanan maçta 6 sayı atabildi. O ve Iverson en üst düzey gardlardı. Onu yok ettim, savunmada kilitledim ve kıçını tekmeledim. Bir gün Twitter’da mantıksız şekilde konuşuyordu. Ben de hadi ama adamım sen ciddi misin? dedim o da “Bana sürekli ikili sıkıştırma yapıyordunuz.”, dedi ben de “Sana ikili mi yapıyorduk? Kolejde kim ikili sıkıştırma yemez ki? Aptalca konuşuyorsun”, dedim. (gülüşmeler). Virginia’yla oynayıp, onları CBS’te yenince, Brett Musberger ve diğerleri maç hakkında konuşuyordu. Bobby Cremins beni ofise götürdü ve “NBA hakkında konuştuğunu duydum. Peki, şimdi, Mart Blake seni ikinci tura götürecek.”, dedi, ben de bunu kardeşlerime söyledim, onlar da “ Ulusal televizyonda Harold Deane’in kıçını tekmeledikten sonra mı? Tamam, bunu göreceğiz. Ne yapıyorsan, aynısını yapmaya devam et”, dediler.

THE SHOWBIZ & KG DÖNEMİ

DP: NBA kariyerin, dostun Kevin Garnett’in yanında başladı. O zamanki Minnesota ekibi art arda 2 sene playoff yaptıktan sonra dağıldı. Bunun hikayesi nedir?

SM: Tüm o şeyler…Kevin Garnett’in 126 milyon dolar kazanmasını kıskanmamla alakalı…Aslına bakarsanız bu hiç mantıklı değil. O sene takımın oyunculara vereceği paraya sınırlama getirdiler. Sınır olarak belirtilen miktar neyse, ondan fazlasını kazanamazsınız. Eğer yapılabilseydi ve bana onlardan veya başka bir takımdan maksimum kontrat gelseydi, açıkçası iş para ile bitmezdi, değil mi? Prensipler böyle. İkincisi; Minnesota’dan ayrılma kararımı verdiğimde, Glen Taylor’ın (takım sahibi) yanına gittim ve ona dedim ki, “7 yıl daha burda yaşamamak için, sözleşme yenilemeyeceğim.”

Minnesota, farklı kültürlere sahip değil. Orası çok soğuk. Size kaç kez “gizli buz” sebebiyle ölümden döndüğümü söylemeyeceğim bile. Aynen şöyle düşünüyordum, “Basketbol harika, her şey çok güzel fakat ayrılacağım ve eve dönmeye çalışacağım.” *Knicks’e dönmeye ya da **üçlü eyalet olan bir bölgeye dönmeye çalışıyordum. Dedim ki, “Size, ilk önce kontrat imzalayacağımı, sonra siz yeni bir oyuncu alamayın diye takımdan ayrılacağımı söylemek istemiyorum. Bu nedenle, buraya gelip size diyorum ki, burada sözleşme yenilemeyeceğim. Yani beni burada tutmak isterseniz tutabilirsiniz çünkü bu sizin hakkınız. Kartlar hala sizin ellerinizde… Ben serbest kalana kadar.

O dedi ki “Stephon, gerçekten gelip bunu bana söylemeni takdir ediyorum.” “Problem değil” deyip ekledim; “Bu organizasyon bana harika davrandı, fakat ben sadece hayatımın diğer 7 yılını burada geçirmek istemiyorum.” hepsi bu. Aslında hepsi bundan ibaretti. Sonra ***Kevin Mchale gelip bana şöyle olduğumu böyle olduğumu anlattı. Sonra şöyle düşündüm, “Vay canına, siz bana maksimum kontrat teklif edenlerdendiniz, şimdi ben böyle mi oldum? Anlamıyorum.” O adımı kötüledi. Kevin McHale bir efsaneydi. O konuştuktan sonra, bu beni bir boşluğa sürükledi.

Herkes olayı Kevin Garnett’i kıskanmama getirmeye çalışıyordu. Eğer onu kıskandığımı düşünüyorsanız, gidin bir de ona sorun. O gerçekten onu kıskandığımı düşünüyor mu? Kevin size “Hayır, Steph beni veya başkasını kıskanmıyor.”, diyecek olan ilk kişi olabilir.

*Knicks demesinin sebebi Stephon Marbury’nin Brooklyn doğumlu olmasıdır.

**New York, New Jersey ve Connecticut eyaletlerinin kesişmesine denir. Yayınlarda kullanılan kesişim noktasıdır.

***Kevin McHale burda Marbury hakkında “olumsuz” konuştu.

DP: Evet, sizler daha genç olduğunuz için bunun bir anlaşılırlığı yok. Bunu bizzat gördüm. Bu bir iş ve sen bunu erkenden öğrendin. Sen bunu kardeşlerin sayesinde *Lincoln’dayken öğrenmişsin gibi görünüyor.

SM: Tabi ki. Birçok insan geçmişimi bilmiyor. Birçok insan kardeşlerim hakkında hiçbir şey bilmiyor. Her şey basketbol oynamamdan ibaret değildi. Ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Ben sizin bildiğiniz oyunculardan değilim. Ailem… Division 1 seviyesinde oynayan 5 çocuğa sahip bu aile. Bu bile kendi başına bir hikaye.

*Lincoln, Stephon Marbury’nin oynadığı lise takımı.

2004 OLİMPİYAT TAKIMI

 

DP: 2004’teki Olimpiyat takımıyla alakalı konuşmak istiyorum. Ne oldu? Bu başlı başına bir film. 

SM: Dürüst olmak gerekirse bu bir film. Adam akıllı açıklamak için derinlere inmek lazım. Larry Brown yönetiminde oynamak, hayatımın en kötü 38 gününe sebep oldu. En başından başladı. İlk gün, toplantımız vardı. Hepimiz oturduk ve herkes bir şeyler söyledi. Sıra bana geldi, benden önce herhalde 7 8 kişi konuşmuştur. Ben de şunu dedim “Peki, herkes bir şeyler söylüyor, unutmamamız gereken bir şey var ki o da keyif almak”, dedim. Brown şöyleydi, oh bu adam keyif almaktan bahsediyor. Ben de bunda ne var ki maçları oynarken keyif almak istemenin nesi yanlış, oynarken keyif almalısın, düşüncesindeydim.

Takıma, onun takımıymış gibi koçluk yapmak istedi. Bunun, Amerika’nın takımı olduğunu unuttu. Her zaman bir şeyler vardı. Ciddi anlamda oyunculara koçluk yapmaya çalışıyordu, şey gibi, siz benim oyuncularımsınız ve ben ne dersem o olur. Ben ne yapıyorsam siz de o şekilde yapacaksınız. Ben de şöyle düşünüyordum, bu kadar iyi oynayan bunca oyuncun var, sen bize, George Lynch ve Matt Geiger’e veya çalıştırdığın diğer oyunculara koçluk yapar gibi davranıyorsun. Birçok yetenekli oyuncun var. Takıma böyle koçluk yapmaya çalıştığı için, oyuncular da sahada kendilerinden ne beklendiğini anlamadılar. Basketbol oynamayı bilen ama sahada kafası karışmış bir oyuncu grubu vardı.

DP: Yani fazladan koçluk, yetersizlik midir? Sadece topu atıp, gitmiş olmalı.

SM: Herhangi bir şey yapmanıza gerek yok dürüst olmak gerekirse. Yapmanız gereken tek şey adamların oynamasına izin vermek. O sene, oyun oynar gibi değildik. Koçluk yapma yöntemi garipti. O ve ben, bu işin içindeydik. Bu çok kötüydü, beni eve göndermeye çalıştılar. Beni eve göndermeye çalıştılar. Tam anlamıyla. Ben de, “Hiçbir yere gitmiyorum”, dedim. Onlar da “Dizinin sakatlandığını söyleyebiliriz, sakatlığın olduğunu söyleyebiliriz.” diyorlardı. “Ne? Hayır, bunu yapmıyorum. beni eve göndermek istiyorsunuz ve bunu itiraf edeceksiniz.”, diye yanıtladım.

Kavurucu sıcağa rağmen herkesten bir buçuk saat önce takım otobüsüne gidiyordum böylece Larry Brown’la konuşmama gerek kalmıyordu. Her sabah, her idmandan önce bunu yapıyordum. Herif her idmanda beni kırmaya, bozmaya çalışıyordu ama buna karşı geliyordum, sinirden adeta deliye dönüyordu.

*Amerika Birleşik Devletleri 2004 Atina Olimpiyatları’nda üçüncü olabildi ve turnuvayı bronz madalyayla tamamladı.

KNICKSPACE

DP: Sonunda Knicks’e gittin. Evindeydin, Garden’ı sallayacaktın. 

SM: Çocukken oynamak istediğim basketbol buydu. Knicks taraftarı olarak büyüdüm. Knicks’i sevdim. Kaybedince ağladım. Böyle işte.

DP: Evinde olman dışında, her şey iyi miydi, her şey yolunda mıydı?

SM: Oraya ilk gittiğimde bu mükemmeldi. Süperdi. Sözlerle anlatamam. Ama fazla değişiklik olduğu zaman yolunuzu bulamıyorsunuz. Farklı koçlar gelip gidiyordu. Farklı sistemler, farklı insanlar, takımın nasıl oynaması gerektiğine dair farklı düşünceler. İstikrar bulamadık.

DP: Kulağa şu anki Knicks gibi geliyor.

SM: Olan buydu. Benim durumum için, tecrübe ediniyordum. Her şeyin yaşanması gerekiyordu, şu an öğrendiklerimi öğrenmem için her şeyin yaşanması gerekiyordu.

DP: Koç Mike D’Antoni New York’a geldiğinde ne oldu?

SM: D’Antoni’yi getirdiler. Onunla konuştum. Basketbol Operasyonları Başkanı Donnie Walsh’la konuştum. “Tüm yaz çalış, en iyi halinle gel, hazır ol, sana adil bir şans vereceğiz.”, dediler. Tüm yaz çalıştım ve hayatımdaki en formda halimle geri döndüm. Herkesi parçalıyordum. Kendimi D’Antoni sistemine hazırladım ve onun koçluğuna hazırlandım. Bana şans bulacağımı söylediler ta ki Mike D’Antoni ofisinden beni arayana kadar. “Chris Duhon’ı getiriyorum dolayısıyla sen oynamayacaksın”, dedi. Ben de “Oynamayacak mıyım?”, dedim. Tamam, madem oynamıyorum, o zaman burada bir problem var.

İlk maçta benchte otururken, kendi kendime, tamamdır, enerjimi toplamam lazım ve sonraki adımları çözmem lazım. Eğer beni oynatmayacaksa, bu formayı çıkarmalı ve beni takas etmelerini istemeliyim, dedim.

Bir sonraki gün Philadelphia’ya gittik. Back to Back olması lazımdı. D’Antoni’ye “Oynatmayacaksan, sivil kıyafet giymeme izin verir misin?”, diye sordum. Beni oynatmayacağınızı söylüyorsunuz ve takas veya buyout etmeye çalışıyorsunuz. Sadece şunu söyledim “Sivil kıyafet giyebilir miyim?”, formamı çıkardığımda, artık bir karar vermeleri lazımdı. Herkes şöyleydi, bir dakika, neden sivil kıyafetlerle orada? Konuşmanın hepsi buydu, oynamıyordum.

DP: Bu nasıl olur? Sizin işiniz takım halinde kazanmak. Kişisel olamaz.

SM: Aynı zamanda bu kişisel ya da basketbolu bilmiyorsun. Günün sonunda olan tam da buydu. Ben düz atıcıyım. Neysem onu söylerim. Ben sana olan biteni tüm doğruluğuyla söylerim. Onlar yalan söyler veya farklı bir şey söylerlerse buna meydan okurum, karşı çıkarım, bunun doğru olmadığını söylerim ve sen de bunun doğru olmadığını bilirsin. Herhangi bir insana yalan söylemek için bir nedenim yok.

DP: Bu durum aklımı aldı. Daha önce All-Star oyuncusuyla alakalı böyle bir şey görmemiştim.

SM: İlk maçta beni oynatmadıklarında ve forma giymediğimde, olabilecek en iyi şey oldu çünkü bunun üstüne gidebilirdim. Onlar, oynama şansın olabilir diyorlardı, ben de oynama şansım olabilir mi diyordum kinayeli bir şekilde. Bir kere, kamp sürecinde Chris Duhon’ın kıçını tekmeledim. Beni üçüncü takıma koydular. Onları darmadağın ediyordum. Medyaya sorabilirsin. Arşivlere bakın. Tüm kamp boyunca sanırım iki kere falan şut kaçırdım. (gülüşmeler). Beni oynatmaya niyeti yoktu. Tamamen saçmalıktan ibaretti. Maaşım ve olup biten her şey yüzünden beni oraya sürüklediler. Benden nasıl kurtulacaklarına dair bir fikirleri yoktu ve paramı da veremiyorlardı*.

*Bir oyuncuyla yolları ayırmak adına buyout anlaşması yapmak ve ona kontratındaki kalan parayı ödemek gerekir.

NBA’in SONU

DP: NBA’den gönderildiğini hissediyor musun?

SM: Oynayan birçok garddan daha iyi olduğumu biliyordum. Birçok garddan iyiyken oynamıyorsam o zaman bir şeyler dönüyor demektir. Bu çok küçük bir topluluk. 30 kişi. 30 kişi bir eve sığabilir. İstedikleri zaman bir araya gelebilirler. İstedikleri zaman araşıp konuşabilirler.

DP: Geriye bakınca, kimse seninle temas kurmadı, bu delilik.

SM: Dürüst olmak gerekirse, ben onların çalışmaya alıştığı insanlardan biri değilim. Bu tip bir adam değildim. Beni gittiğiniz yere götürdüğünüzde gerçekten konuşan bir insanla uğraşıyordunuz. Ben robot değildim. Bana öylece bir şey söylediğinizde o şey olup bitmiyordu. Söylediğiniz şey doğruysa, tamam kabul ediyordum, her şey güzel ama söylediğiniz şey saçmalıksa, o zaman size meydan okuyordum. Bunun hakkında konuşacağım çünkü bu benimle alakalı. 

Ben gerçekten bir amaç uğruna duruyorum. Hiçbir şeye uyumlu olmayacağım. Basketbol değil, basketbola aşığım ve hayatımda çok önemli bir yeri var ama kimse beni bir kutunun içine koyamaz. Bu asla olmaz.

DP: Evet, seninle tanıştığım günden beri böylesin.

SM: Ben gerçek bir insanım. Yani, oyun için veya para için hayattaki perspektifinizi kaybedemezsiniz. Bir kere bunu yaparsanız, aynada kendinize bir adam olarak nasıl bakabilirsiniz ki ? Ben kendime aynada bir insan olarak bakabiliyorum ve şöyle diyorum, bak, hiç kimseye uymadım. Hiçbir NBA takımına oynamak için yalvarmadım. Bunu yapmadım ve yapmayacaktım da. Bu bana göre değil.

ÇİN’DEKİ DEV

 

DP: Çin’deki ilk senen nasıldı?

SM: Çin’e gitmek hayatımda gerçekleşen en güzel şeydi. Depresyona girmiştim. Düşmüştüm. Tam bu anda havaalanında 4-5000 kişi beni bekliyordu. Benim için orada olduklarını düşünmemiştim. (gülüşmeler)

DP: Başkası için mi orada olduklarını düşündün?

SM: Sadece havaalanında çok fazla insan olduğunu düşündüm. Beraber geldiğim adama baktım ve “Ne çok insan var. Neden bu kadar kalabalık?”, dedim ve o da “Adamım, onlar senin için burada. Hepsi senin için burada. Onlar senin hayranın. Buraya basketbol oynamaya geldiğin için çok mutlular.”, ben de şöyle dedim, “Oh, hadi ama yapma.”.

DP: Sonuç olarak birkaç farklı takımda oynadın ve son olarak Beijing’e gittin.

SM: Son olarak Beijing’e gittim ve gerisini tarih yazdı. O yaz, fazlasıyla çalıştım. Geri geldim ve kendime gelmem lazımdı çünkü beraber çalıştığım koç çok daha sertti. Günde altı saat idman yaptık, haftada altı gün. Tamamen farklıydı. Hiçbir yabancı oyuncu o tempoda iki gün bile çalışmıyordu. Bense şu düşüncedeydim, “Buraya bir tek şey için geldim, o da kazanmak.”

Size ne söylendi bilmiyorum ama NBA’de oynadığım her sezon, hedefim şampiyon olmaktı. Bu benim tek odaklandığım şeydi. Mükemmel değildim. Her şeyi doğru yapmadım. Ama çok çalıştım. İşte bu benim yaptığım şey. Ve buraya geldiğim ilk sene şampiyon olduk.

Beijing’de şampiyon olduğunuz zaman, açıklayamıyorum bile. Nasıl bir törenleri var biliyor musunuz? Her gün tören olduğunu düşünün. Böyle hissettiriyor. Toronto’da, Oakland’da, diğer her yerde törenleri var. Aslında tören değil ama öyle hissettiriyor. En basit haliyle bir ay boyunca kutluyorlar. İlk şampiyonluğumuzdan sonra bir ay boyunca bulunduğum yeri terk edemedim bile. Bir ay daha kalmamı sağladılar. Çok fazla şey yapıyorduk ve çok fazla etkinliğe gidiyorduk, onlar da “henüz gidemezsin”, diyorlardı.

DP: Mücadele nasıldı? Bunu neyle karşılaştırırsın?

SM: Gerçek anlamda, hiçbir şeyi evle karşılaştıramam. Burada oynamak, bana göre NBA’de oynamaktan daha zor. NBA daha kolay çünkü bire bir yapılıyor. Çin’de, box-and-one, alan savunması, tuzak savunması, her şeyi yapabiliyorlar, skor üretmeyi bilmeniz lazım. NBA’deki gibi bomboş kalamıyorsun, bu bire bir. Çin’de ise öyle değil, bu da NBA’de yaptığın şeyleri burada zor hale getiriyor. Bence bu, lise ya da koleje dönüp oynamak gibiydi.

DP: Kendince bir borçtan kurtulmak için mi oynuyorsun? Misyonun ne?

SM: İlk şampiyonluğumu kazandıktan sonra, Rockets beni aradı. Bu komik, Kevin Mchale beni Rockets’ta oynamam için ikna etmeye çalışıyordu. Bu delice çünkü o aramadan hemen önce Çin’de benim heykelimin yapılmasına karar verildi. İnternette geziyordum ve haberlere bakıyordum ve şöyle oldum, adamım, az önce okuduğum şeyi doğru mu okudum?

Beni hemen heykelimin yapılacağı belli olduktan sonra aradı. Ben de “Hayır”, dedim. Ailem, gelmeyeceğim de ne demek diyordu ben de “Biliyor musunuz? Bunun parayla hiçbir alakası yok. Burada basketbol oynamayı seviyorum. Hissetmem gereken şey de bu.” ve benim için heykel yapılırken bırakıp gitmem doğru olmazdı. Bu insanlar benim için, hayatım boyunca hayalini kuramayacağım bir şey yaptı.

DP: Yani bu noktada, NBA’e dönmenin hiçbir yolu yoktu.

SM: Bu noktada hayır. İyiydim. Çin benim evim oldu. Basketbol oynayacağım yer burası.

DP: Bu da senin oyuna olan sevgini geri getirdi.

SM: Hem de hepsini. Tüm mücadeleler, bugüne kadar üstesinden geldiğim her şey için, onlara çok müteşekkirim. Hiç kimseye karşı herhangi bir kırgınlığım yok. Knicks, Garden’a geri döndüm ve bana sevgi gösterdiler. Larry Brown bile. Onun için bile kötü şeyler hissetmiyorum, ne olduysa oldu.

DP: Sesinde herhangi bir acı hissetmiyorum.

SM: Pek sayılmaz. D’Antoni’ye karşı acım yok. Onu Yaz Ligi’nde gördüm, selamlaştık. Her şey iyi. Köprünün altından çok sular aktı. Isaiah’ı* gördüm, sarıldık ve konuştuk. Daha sonra ona mesaj attım… Bazı insanlar, oh sen NBA’den uzaklaştırıldın diyor. Durumlar, yani değişikti işte. NBA’le çalışmaya başladım, onlarla bir şeyler yapıyoruz. Beni uzaklaştırmaya çalışacakları bir insan değilim. Mükemmel değilim, hatalar yapıyorum, fakat bir standardım var. Düz bir insanım.

*Isaiah Thomas, Detroit Pistons’ın efsane gardı ve New York Knicks’in eski genel menajeri.

Bana yapılan çok şey var, artık umursamadığım şeyler, insanların bana nasıl davrandığı konusu falan. Ben de yaşanan birçok şeyde mükemmel olmadığımı biliyorum. Olanları anlayıp, yola devam edebiliyorum. Hayatta şu an bulunduğum konumdan dolayı Tanrı’ya minnettarım, tecrübeler yaşadım, hayat da bundan ibaret, tecrübe senin öğretmenin. Olaylar olurken öğrenemiyorsun. Yaşadıktan sonra öğreniyorsun ve bununla beraber ya büyüyorsun ya da aynen kalıyorsun. Bir özveride bulundum ve Amerika’dan buraya basketbol oynamaya geldim ve bak neler oldu. Yeşil kart, iki heykel, bir müze. Hadi ama adamım, ben Coney Island’dan gelen siyah bir çocuğum.

 

KAYNAK: SLAM MAGAZINE, DENNIS PAGE

Kutluhan Kocadağ
Purp & Gold

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir