NBA Günlükleri

Doğrusu Çok Daha Fena

İnsanlar şaka yapıyor. 

Görünen o ki herkes yapıyor.  

Şaka üstüne şaka. 

Konu Eddy Curry olunca, şaka yapmak daha kolay. On seneden fazladır bu durum böyle. Ve ligde olmadığım bunca senenin ardından dahi, sosyal medyada veya internette ismim geçtiğinde, pek çok insan hala şaka yapıyor. 

Bu, şey gibi… Eddy Curry? 

Nasıl şişman bir adam olduğunu hatırlıyor musun? OMG OMG LOLOLOL. 

Ya da  

Nasıl NBA’de oynayıp da evine haciz gelebiliyor adamım? Vov. Hadi ama oğlum. hahaha 

Ya da  

Bu adamın, kişisel şoförüyle seks yapmaya çalıştığını duydum. LOLOL. Bu da ne adamım? Bu adamın sıkıntıları var. 

Ve sonra herkes benim üzerimden şakalar yapıp internette gülüyor. 

Hahahaha. LOL, adamım. Hahaha. Koca kıçlı, Eddy Curry. HAHAHAHAHA. Ne komik ama. 

Şimdi 37 yaşında koca adamım. Yani bu şakaları kaldırabiliyorum. Insanlar istediğini söyleyebilir. Yaşayacağım. 

Ama aynı zamanda, ne var biliyor musunuz? İnsanlar bazı şeyleri bilmeli. 

İnsanlar bazı şeylerin farkına varmalı… 

Her şey şaka değildir adamım. 

Gözünden yaşlar gelerek gülen emoji, dünyadaki her şeyi açıklamaya yetmez. Her şey komik değildir. 

Mesela ne komik değildir biliyor musunuz? İşte başlıyoruz… işte komik olmayan bir şey. 

24 Ocak 2009, Knicks’te oynuyorum. Philly deplasmanında, maçın ortasındayız. Omzumda ağrı hissettiğim zamanlar ve benchte sivil kıyafetlerimle oturuyorum.  

“Hey Eddy! Arkada seni bekliyorlar. Trainer odasına gitmen lazım.” 

Oraya giderken neden oynamadığımla ilgili bir şey olduğunu düşünüyordum ama Knicks’teki takım arkadaşlarımdan biri ağlayarak, gözleri kıpkırmızı bir şekilde bana bakıyordu. Ne olduğuyla alakalı hiçbir fikrim yok. Bana yalnızca asistanımı aramam gerektiğini söyledi ve başka hiçbir şey söylemedi. 

Ben de telefonumu aldım ve aradım.  

Asistanım telefonu açtı ve ona neler olduğunu sordum, bir iki saniyelik bir sessizlik. Ve ardından… 

“Kardeşim, Nova öldü. Onu öldürdüler.” 

Böyle bir şey duyduğunuzda… Size söylüyorum… Bu komiklikten en uzak olan şey. 

“Buradayım, olay yerindeyim. Her yerde kan var. Bebek de ölmüş olabilir.” 

Bu saçmalık… Evet bu saçmalık komik değil. 

Birçok insan Nova’yı tanımaz. 

Knicks’te oynarken onunla birkaç yıl birlikteydik. İki çocuğumuz vardı.  

Nova’nın öldürüldüğü gün -Chicago’daki evde- Nova’yı tanımayan birçok insandan biri de benim karım, Patrice’ti. 

Patrice aynı zamanda Nova’yla beraber, iki çocuğumdan da habersizdi, 10 aylık kızım Ava ve onun 3 yaşındaki abisi Noah. 

Bunu bir sır olarak sakladım. Her şeyi. Yıllarca. 

Ve küçük kızımla annesinin öldürüldüğünü telefonda öğrendim… Yaklaşık dört yıldır devam eden evliliğimin de neredeyse biteceği gerçeğiyle baş başa kalmıştım. 

Artık herhangi bir şeyi saklayamayacaktım. 

Bu anda yapabileceğim tek şeyin ağlamak olduğunu hissettim. 

Sadece orada durdum, olan biten karşısında şaşkınlık içerisindeydim… 

Sonra, 10 15 saniye içinde her şey hızlıca gelişmeye başladı, telefon çalıp durdu, bilgi alışverişleri başladı, cenaze planları başladı vs. 

Bazı şeyler açığa kavuşmadan önce uçakla New York’a dönüyordum ve birkaç saat içinde detaylar açığa çıkmaya başladı. Oğlum Noah da annesi ve kız kardeşi vurulurken olay yerindeymiş. Ancak o çok küçük ve olaylar yaşanırken neler olduğunu anlamamış. Saldırının ardından gidip öldürülen annesini uyandırmaya çalışmış, polisler olay yerine intikal edince onun da her tarafının kanlar içinde olduğunu görmüşler. Annesinin yanına yatmış ve orada uyuyakalmış. 

Anlaşılan o ki Noah, annesini ve kız kardeşini uyandıramayınca ve uykuya daldıklarını düşününce, o da onlarla beraber uyumak istemiş. 

Polise kimin sorumlu olabileceğini sorduğumda, Nova’nın avukatından şüphelendiklerini söylediler. Nafaka ödemelerini denetliyordu ve Nova’yla da sanırım ilişkileri vardı. Nova daha önce o adamın tehlikeli biri olduğu konusunda beni uyarmıştı. Bu adam zamanında Ava’nın baby shower partisine de benim orada olacağımı düşünerek silahıyla gelmiş. 

Bunu umursamamıştım, şöyle düşünüyordum: Ben NBA’de oynuyorum. İnsanlar beni tanıyor. Kimse öylece gelip de beni vuramaz.   

Ve şimdi duyuyorum ki bu adam Nova ve kızımızı öldürmüş. Onlar öldü. Bir daha dönmeyecekler. Yani… Öldüler, gittiler. 

Sonsuza dek. 

Yaşayan, nefes alan bu insanlar… Gittiler. 

Ve benim küçük oğlum bütün bunları gördü. O, üç yaşında ve ailesinin vurulduğunu gördü. Üstüne başına onların kanı bulandı.  

Yani evet… 

Hiç ama hiç komik değil. 

Aslında ne var biliyor musunuz? Belki de bunları anlatmamalıyım.  

Çünkü internetteki o insanlar bunlarla da dalga geçmenin bir yolunu bulurlar.  

İnsanlar… onlar şaka yapmayı seviyor… 

İnsanların benim gibi adamlar hakkında söyledikleri şeylerden biri de… 

Kimse sana ünlü olmak zorundasın demedi. 

İnsanlar bunu sürekli söylüyor. Bu şey gibi… 

Bunu sen istedin. 

Bunu sana ben yaptırmadım. Ligde oynamayı sen istedin. NBA’in nasıl bir şey olduğunu biliyordun. 

Bu senin seçimin. 

Ve birileri böyle şeyler söylediğinde, genellikle, yalan söylemeyeceğim: Mantıklı. Düşünülebilir bir gerekçe. 

Ama aynı zamanda, anlatmama izin verin… Beni birkaç dakika daha dinleyin çünkü… 

Belki de görünen her zaman bu kadar basit değildir. 

Geriye bakıp düşünüyorum da aslında ben çocukken hiçbir zaman basketbol oynamak istemedim. 

Bazen bazılarından duyarsınız, beşiğinde küçük basketbol topuyla oynayan veya yürümeye başladıktan hemen sonra küçük basketbol potalarında basketbol oynamaya başlayan, bu tarz adamların basketbolcu olacağı bellidir. Işte… Ben onlardan değildim. 

Basketbol benim hayalim değildi. 

Çocukken video oyunları oynar, bisiklete biner ve arkadaşlarımla takılırdım. Aslında basketbolu sevmezdim. 

Beni basketbolla ilişkilendirense boyum oldu, çünkü uzundum. Ortaokuldan itibaren arkadaşlarım bana basketbol oynamam gerektiğini söylemeye başladılar. Her gün bana, yedinci sınıf takımına girmem için baskı yapmaya başladılar. Ve bir süre bu baskılara dayanmayı başardım. 

Fakat bu sırada öğretmenlerden uzundum, 1.95-1.98 falandım belki de. 

Ne yapabilirdim ki? 

Bana bakıyorlardı ve hayırı cevap olarak kabul etmiyorlardı. “Oh olamaz”, diyorlardı “ Sen basketbolcusun dostum. Senin kadar cüsseli olan birinin oynamaması imkansız. Sen basketbol oynayacaksın.” 

Ve bildiğiniz gibi… Basketbol oynadım. 

Dirksen Orta Okulu. Calumet City, Illinois. The Senators. 

Seçmelere gittiğimde, basketbol nasıl oynanır onu dahi bilmiyordum. Berbattım. Ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Çok kötüydüm, hatta takıma seçildiğimde bunu aileme dahi söylemedim. Benim ne kadar kötü olduğumu görmelerini istemedim. Yani, öyle sanıyorum orta okul basketbol tarihindeki en kötü oyuncu falandım. 

Ama kahretsin ki çok uzundum. 

Tüm bunlarla beraber, Dirksen’da oynayan dev çocukla alakalı söylentiler çıkmaya başladı bile ve AAU’dan (Amatör Sporcular Birliği) insanlar benimle ve ailemle tanışmak için evime gelmeye başladılar. Ve ben… kesinlikle bu iş bana göre değildi. 

Bu ziyaretlerin ilkinde, hiç unutmuyorum, gelen koçlar annemle anlaşmaya çalışırken ben yerde oturuyor… 

Oyuncak tren setimle oynuyordum. 

Cidden, adamım. Bu adamlar annemle eğer onlara katılır ve basketbola konsantre olursam ne kadar iyi bir oyuncu olabileceğimi konuşurken ben oturmuş tren setimle oynuyordum. 

Tüm o tren setimle geçirdiğim vakit boyunca düşündüğüm tek şeyse AAU takımıyla anlaşmanın korkunç bir fikir olduğu ve bunun bir işten ibaret göründüğüydü. 

Bu şey gibi… 

Beni tren setimle baş başa bıraksanız ve kendim olmama izin verseniz nasıl olur acaba?  

Ancak annem benim bu fikrime sıcak bakmadı. 

Beni spor salonuna gönderdi ve takıma katılmamı istedi. 

Ve aslına bakılırsa bundan keyif almaya başladım. Bundan sonrası kartopu etkisiyle gelişti. Zamanla basketbola aşık olmuştum. 

Ancak bu kesinlikle ilk görüşte aşk değildi. 

Knicks takım uçağı New York’a ulaştı ve yürüyerek eve gittim, Patrice oradaydı… 

Dürüst olmak gerekirse bu durumu nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. 

O kesinlikle, iyi bir kadın nasıl kocasının ona yıllarca yalan söylediğini öğrendiğinde davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Ve, onu suçlamıyorum, bu noktada ben uzun zamandır onun için kötü bir eş olmuştum. 

Bu sırada Westchester, New York’ta yaşıyordum. Ritz-Carlton evlerinde, en yakın takım arkadaşlarımdan biri olan Q, Quentin Richardson’ın evlerinden biri vardı. O gece Patrice tarafından pek de hoş karşılanmayınca Q bana, onun evinin alt katındaki beşinci katta kalabileceğimi söyledi. 

Öylece hissiz bir şekilde içeri girdiğimi hatırlıyorum. 

Oradaydım, ama aynı zamanda, zoraki oradaydım. Işık yoktu, televizyon yoktu, yemek yoktu… hiçbir şey yoktu. Öylece oturuyordum. Ne yapacağımı, ileride beni nelerin beklediğini bilemeden, hiçbir şey düşünemeden, karanlığın içinde öylece oturuyordum. 

Gün ve gece. 

Önümüzdeki birkaç gün içinde gerçekten hatırladığım tek şey Ava’nın cesedini cenaze evine bırakmak için imza atmaktı, böylece onu servise ve cenazeye hazırlayabiliyorlardı. Bunun ötesinde, sadece 

Karanlık.

Kendimi suçladım. 

Hala suçluyorum. 

Baba olarak, adam olarak, bu dünyaya getirdiğin çocuklardan sorumlusun, şartlar her ne olursa olsun onlardan sorumlusun. Sorumlu olmalısın ve bu küçük çocuklarla ilgilenmelisin. Bunu yapmalıydım. Kızımı korumalıydım. 

Ve yapmadım. 

Birçok açıdan. 

Onu yanılttım. 

Ve ‘keşke’ler bugün bile hala içimi kemiriyor. 

Şunun gibi: Ava ve Noah’ı bir sır olarak saklamayıp dürüst olsaydım? Onları hayatımın bir parçası yapabilseydim? Belki o zaman Nova avukat tutmazdı. Veya belki çocuklarım benimle olurdu ve zarar görmezlerdi. 

Q’nun evinde, zifiri karanlığın içinde otururken, yüzlerce, binlerce ‘keşke’ kafamın içinde dolaşıp durdu. Ve bu beni yalnızca daha da depresyona itti. 

Sonuç olarak, bunu söylemek biraz garip ama hayatımı sonlandırıp tüm bunları unutmalıyım noktasına gelmedim. Yaşamıma nasıl devam etmeliyim sorusuna cevap vermem lazımdı. Şöyle ki: Başka çocuklarım var. Onlara göz kulak olmalıyım ve bu yaşananların aynısının sevdiğim başka hiç kimsenin başına gelmemesi için çabalamalıyım. 

Fark ettiğim bir başka şeyse şuydu: Para, hiç süphesiz, sizin problemlerinizi çözemiyor. 

Para, kaybettiğiniz insanları geri getirmiyor veya insanlara sizin yaptığınız şeyleri unutturmuyor.

Bazen paranın size sunabildiği yegane şey, daha güzel bir cenaze töreni. 

Kızımı gömdüğüm zamanlarda, hayatımın her bir parçasında işler sarpa sardı. New York’ta benche çakılı kaldım, banka hesabım giderek küçülüyordu, Chicago’daki evime banka haciz uygulamak üzereydi, en eski arkadaşlarım bana yalan söylüyor ve benim paramı çalıyorlardı. 

Ve bir şekilde, bütün her şey buradan itibaren tepe taklak aşağı gitti. 

Cenazeden birkaç ay sonra, 2009 yazında, menajerime dava açmak durumunda kaldım çünkü benden habersiz bir şekilde benim adıma borçlar alıyor ve benim paramı harcıyordu. 

Bir noktada gerçekten gün yüzüne çıktı ki üzerinde benim imzam olan bir damga vardı ve bununla istediği her şeyi alabiliyordu; televizyonlar, Escaladeler, tatiller, ne varsa. Daha sonra bu mührü yüzde 85 faizi olan bir şirketten 500 bin dolar almak için bile kullanmış. Beni daha sonra bilgilendirmeden. Sadece mühürlemiş. 

Aylar sonra dava edilince bunu fark ettim, faizle beraber borç 2 milyon doları aşınca.  

2 MİLYON DOLAR. 

Ve eninde sonunda tanımadığım bir adama 2 milyon doların üstünde ödeme yapmak zorunda kaldım. 

Hayatınızda bunun gibi paranızı çalan insanların olması berbat bir durum ancak itiraf etmeliyim ki en büyük finansal krizi kendi kişiliğim dolayısıyla yaşadım. 

Biri bana üzücü bir hikayesini anlattıysa o kişiye hayır diyemezdim. 

Eğer mahkeme tarafından tahliye edilmek üzereyseniz, annenizin ameliyat için paraya ihtiyacı varsa ve biz ikinci sınıftan beri arkadaşsak… Gelmeniz gereken adam benim. 

500 bin dolarlık arabaya binip en iyi yemekleri yedikten sonra biri bana gelip “Dostum, ailemin evini kaybetmek üzereyim.” dediğinde bir şey yapmadan duramazdım. “Kahretsin, bu çok kötü.” deyip de öylece duramazdım. 

Annesinin ipoteğini ödüyordum. Telefon faturalarını ödüyordum. Araba harcamalarını karşılıyordum. Hayır diyemiyordum. 

İnsanlar bana en üzücü hikayeleriyle geliyordu. Çoğu zaman ilk istedikleri şeyler ufak tefek oluyordu. Ben de şöyle diyordum: “Kahretsin, sadece 1.500 dolara ihtiyacı var. Ne yapalım biliyor musun? Tamam dostum, bendensin. Neye ihtiyacın var? Bendensin.” Fakat daha sonra her zaman daha fazlası gelirdi: “1.500 çok iyi olur ama elinde 3.000 dolar varsa çok daha iyi olur dostum.” 

Ben de her zaman bu tuzağa düşerdim. 

Her zaman kendi kendime şöyle derdim: “Tamam olur, 3.000 dolar nedir ki?” 

Fakat bunu 15 farklı insan için yaptığınız zaman, meblağ haliyle büyüyor. Ve şimdi anlıyorum ki insanlar yalnızca beni kullanmak için bana kendilerini acındırmışlar. Çoğu zaman anlattıkları yalanmış. Hayatım boyunca tanıdığım ve sevdiğim insanlar gelip benden bir şeyler kopartmaya çalışmışlar. 

Hiç unutmayacağım şeylerden biri de bir keresinde sigorta belgelerimi muhasebecime göndermem gerekiyordu ve arkadaşımdan yardım istedim. 

Bu adam benim her daim arkadaşımdı. Uzun senelerden beri. Peki ne yaptı dersiniz? 

Ben ölürsem benden kalan paranın yüzde onu kendine kalsın diye zarfı açmış, belgelere kendi ismini eklemiş. 

Bunu bir insan gerçekten ama gerçekten yaptı. Gerçek hayatta yaşandı. 

Arkadaş! 

Muhasebecim beni aradı ve: “Ona yüzde onunu bırakmak istediğine emin misin?” dedi. Neden bahsettiğiyle alakalı hiçbir fikrim yoktu. 

Acilen bu herifi aradığımı hatırlıyorum ve telefonda aynen şöyle şeyler geveliyordu: “Oh evet, benim hatam, haklısın, bunu yapmamalıydım. Sadece kenarda köşede param olsun diye yaptım.” 

Bilirsiniz, bu normal bir şey değildi… 

“Hop, benim hatam.” 

Onca şey olurken her şeyden habersizdim. Ama asıl delice olan şeyse Patrice’ti. 

Patrice, o her şeyin farkındaydı. Tüm bunların olacağını biliyordu. 

Hepsini.  

Gün gibi ortada. Tüm bunlar olmadan önce dahi biliyordu. 

Düzgün gibi görünen adamların aslında öyle olmadıklarını, savurganlık yaptığımı, dolandırıcıların bana neler yaptıklarını, arkadaşım gibi görünen ama benden kazanç elde etmeye çalışanları. Hepsini. 

Eşim, sanki geleceği görüyordu. O her şeyi olağan seyrinin dışında görmeyi başardı. Beni her zaman uyarmaya da çalıştı. Sabıkalı bir adamı, onunla beraber takılmak güzel ve video oyunlarında iyi diye sürücüm olarak işe aldığımda da bunun kötü bir fikir olduğunu söylemişti. 

hadi ama, sürekli bir şeylerden şüphelenme!”, ona bunu söylediğimi hatırlıyorum: “Her şey yolunda.” 

Muhasebecim bile beni uyarmaya çalıştığında dahi. Bir polis memuru onun bir kasetini yakalamış ve beni aradı: “Eddy, bu adam hırsızlık nedeniyle hapse girdi. Sanırım bu iyi bir fikir değil.” 

Tüm bunları adeta duymuyordum ve şöyle diyordum: “O iyi bir adam, genç bir oğlu var. Hayatını değiştirdi. Biz arkadaşız. Ailesine destek verirken ona yardım etmek istiyorum. Her şey yolundaaaa.” 

Bir süre, gerçekten her şey yolundaydı. 

Sonra, birkaç yıl benim şoförlüğümü yaptıktan sonra, karşısına bir araç servisinden bir fırsat çıktı. Ona çok iyi bir maaş teklif etmişlerdi ve orada çalışmaya, Chicago’ya gitmek istiyordu. Ben de onun için bir öneri mektubu yazdım ve işi kaptı. Fakat daha sonra şirket, onun geçmişini araştırıp kendisini işten çıkardı. Tekrar benim yanımda işe başlamak istedi ancak ben onu işe almayınca düzenli olarak beni aramaya, beni tehdit ve taciz etmeye başladı. Bir süre sonra telefonlarına cevap vermemeye başlayınca, arkadaşlarımı aramaya başladı. Onlar da bir süre telefonlarını açmayınca, öyle zannediyorum biraz ileriye gitmeye karar verdi. 

Bir gece Dallas deplasmanındayken, bir muhabir geldi ve: “cinsel taciz suçlaması, bununla ilgili açılan dava, gey olduğun ve sürücünü seninle seks yapması için zorladığınla ilgili iddialar hakkında neler söylemek istersin?”, dedi. 

Ben: NEEEEEEEEEE? 

Görünüşe göre bu herif, biz ortalıkta aylak aylak gezip birbirimizle şakalaşırken kullandığım argo sözleri alıp dava dosyasına koymuş. Şöyle şeyler vardı: “Bir gün bay Curry davacıya kıçını öpmesini istediğini söyledi.” ya da “ Bir gün bay Curry davacıya penisine tekme atacağını ve ona oral seks yapacağını belirtti.” 

Mahkeme davayı reddetti ve bizi tahkime gönderdi… O herife hala binlerce dolar ödüyorum. 

Sürecin sonunda, anlaşma hazırlanmadan önce, tahkim bizi son bir kez bir odada baş başa bıraktı ve konuşmamızı istedi. Yani avukatın ofisinde sadece ben ve bu şoför kaldık, iki gözü iki çeşme ağlamaya başladı. Bana “Özür dilerim adamım, bunu sana asla yapmak istemedim.” karısının onu nasıl terk ettiğini ve çocuğunu ondan aldığını anlatıyordu. “Sadece kötü durumdayım. Cidden paraya ihtiyacım var. Özür dilerim.” 

Bu gerçek dışıydı. Orada sessizce oturdum kaldım çünkü bunun gerçekten yaşandığına inanamıyordum. 

Bir ara ona döndüm ve: “Yani ne demek istiyorsun? Sana bu parayı vermek zorunda kalmayacak mıyım?”, dedim. 

Gözlerini sildi, bir saniye bekledi ve sonra bir sessizlik oluştu: “Oh hayır kardeşim. Hala o paraya ihtiyacım var…” 

“Üzgünüm adamım.” 

Şimdi eğer benim ismimi Google’da aratırsanız, başlıkları şöyle olan linklerle karşılaşabilirsiniz: “Gay olduğu iddia edilen 10 sporcu” veya “Hangi sporcuların gey oldukları iddia edildi.” 

Hahahaha koca kıçlı, gay Eddy Curry. LOLOLOL. 

İnsanlar her zaman espri yapacaklar. 

Bu işler böyle. Özellikle de insanların beklemedikleri şekilde hareket ettiğin zaman. 

Şimdi geriye bakıyorum da cidden hissettiğim şey, en uzun süre hissettiğim şey, NBA’de bulunduğum süreçte, suyun boyumu fazlasıyla aştığı noktadaymışım. Tren setleriyle yerde oynayan çocuktan, göz açıp kapayıncaya kadar milyon dolarları olan adam oluvermiştim. 

Ve buna hazır değildim. 

Çok çok iyi biliyorum ki her şey görünenden daha karmaşık. Ama şey… belki çok da fazla değil. 

İlk draft edildiğimde, NBA’e girmek, bir kulüple beraber olmak için çok gençtim. O zamanlar yalnızca arkadaşlarımla Great America’ya gidip roller coastera binmek veya en yeni oyunları Xbox’a takıp oynamak için can atıyordum. 

Para nasıl idare edilir bilmiyordum, dolandırıcılarla nasıl başa çıkılır bilmiyordum, bir aşk nasıl idare edilir, ya da tek bir kadınla nasıl yaşanır…

İyi adam nasıl olunur, iyi, sağlam, güvenilir, sorumlu adam nasıl olunur, bilmiyordum. 

Umuyorum ki öğrenmişimdir. Hatta şunu da söyleyebilirsiniz, öğrenmiş olmalıyım. Ama dürüst olmak gerekirse hayır öğrenmedim. 

Yani sonuç olarak.. Bazı şeyler çok hızlı cereyan etti. 

Hayat bazen böyle öyle zannediyorum. 

Bazı insanlar yaptıkları şeylerde başarılı olabiliyorlar ve ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları şey sadece iyi, daha iyi, daha iyi ve daha da iyi oluyor. Fakat bazı insanlar için, bilemiyorum… işler böyle yürümüyor. 

Bazen işler kötüye gidiyor oradan iyiye gidiyor oradan daha da kötüye, daha da iyiye, iyiye ve tekrar kötüye gidiyor… Sanırım her şey nerede bitirdiğinizle alakalı. 

Benim için, hayatın sillesini yerken, hayatımın en acılı, en zor dönemlerini yaşarken, her şey tahmin edilemeyecek kadar zorlayıcıyken, insanlar her zaman bundan komik bir şeyler çıkarmak için oradaydı. 

Bu beni hep rahatsız etti. 

Ama şimdi nasıl mı? Buna neredeyse güzel bir şeymiş gibi bakıyorum. Bu iğrençlikleri tekrar tekrar görmek benim şunu fark etmemi sağladı: Senin hatalarınla dalga geçmeyecek ve senin eksikliklerine gülmeyecek, seni sana aşağılık biri gibi hissettirmeyecek bir kişiye sahip olmak… Belki de bu bile bunca şeyin üstüne gitmem için bir sebep. 

Benim için bu kişi, şüphesiz, benim eşim, Patrice.

Eğer benim bu çılgın hayat hikayemde bir tane kahraman varsa o da kesinlikle Patrice. 

15 senelik evliliğimiz boyunca, 15 kere dünyaya gelse görebileceği kadar hayat dramına şahit oldu, trajedi yaşadı, birçok dava gördü geçirdi, evlere gelen hacizleri atlattı, birçok finansal krize ortak oldu ve dolandırıcılıkla mücadele etti. 

Beni binlerce kez terk edebilirdi. Ve onu bir kere bile suçlayamazdım. 

Ama o hala burada. Bana asla sırtını dönmedi. 

Patrice, aslında onu aldattığım kadının ve babası olduğum, onun tanımadığı kızımın cenazesine, Chicago’ya giderken benimle beraber geldi. Bunun ne kadar zor bir şey olduğunu hayal bile edemiyorum. 

O, benim tanıdığım en iyi insan. 

Patrice yedi çocuğumuz için inanılmaz bir anne ve elbette bu yedi çocuğun içine Noah da dahil. 

O, şimdi 14 yaşında ve Patrice’in kanından bile değil. O, Patrice’in hayatına olabilecek en dramatik ve zor şekilde girdi ve bu kadın o çocuğu tüm kalbiyle sevdi.  

Patrice’e Noah’ın onun çocuğu olmadığını söyleyemezsiniz. Elinde olan her şeyi, ikinci bir sefer

Ve Noah da bunu biliyor. Bu sevgiyi hissediyor. 

Ona ‘Anne’, diyor. 

Ona böyle hitap etmesini söylediğimiz için değil veya onu biz yaptığımız için değil. Ona anne diyor çünkü bunu istiyor, çünkü onu, en az onun kendisini sevdiği kadar seviyor. 

İlişkileriyle alakalı her şey, bana inanmanın ötesinde ilham veriyor. 

Ve son olarak, bunca yıl her şeyi mahvettikten ve üst üste hatalar yaptıktan sonra tüm dürüstlüğümle şunu söyleyebilirim ki artık bazı şeyler farklı. Sonunda şöyle hissettiğim noktaya geldik: Dostum, Patrice’i üzmekten bıktım usandım artık. 

Bu noktaya gelmek uzun zaman aldı. Bunu ilk kabullenen ben olacağım ama şu an tamamıyla bahsettiğim yerdeyim. 

O, benim için çok ama çok özel. 

Tanıştığım günden itibaren sevdiğim insanlar içinde bana yalnızca en doğrusunu yapan bu kadın için, ben de en doğrusunu yapmalıyım.  

Sonuç olarak, daha iyi bir insan olmam gerektiğini anladım. Daha iyi bir koca olmalıyım elbette, çocuklarım için de güçlü bir rol model olmalıyım. Tecrübelerimden ve geçmişte yaptıklarıyla birçok açıdan kadınların canını yakan biri olarak konuşabilirim. 

Artık bu insan olmak istemiyorum. 

Çocuklarımın görmesini istediğim şey bu değil.

Ve şimdi bile bazen hatalar yapabiliyorum, onlara yanlış şeyler söyleyebiliyorum veya hayat dersi vermeye çalışırken her şeyi mahvedebiliyorum ama size şunu söyleyebilirim, şu bir gerçek ki, hayatım boyunca uğraştığım en güzel iş, babalık. 

Bazen en kötü günlerimden birini yaşıyor gibi hissediyorum ya da kötü, sinirli, üzgün hissediyorum ve sonra içlerinden biri geliyor, ortada hiçbir şey yokken, fazlasıyla düşünceli bir şey söylüyor, ya da kibar, ya da beni umursayan bir şey söylüyor ve içimdeki ışık bir anda yanıveriyor. 

Böyle anlarda, dünyadaki her şey çok yolunda geliyor. 

Ve bazen sebepsizce internete girip, yorumlar kısmında benimle ilgili bunca yıl sonra dalga geçen, sinir bozucu bir şeyler söyleyen insanları gördükçe, yaptığım tek şey odanın karşısındaki çocuklarıma veya Patrice’e bakmak oluyor ve bir anda neyin önemsiz… 

Neyin önemli olduğunu fark ediyorum. 

 

Eddy Curry.

PLAYERS TRIBUNE

Kutluhan Kocadağ
Purp & Gold

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir